|
17/4/2007
Bulundugu yer:
Genel Bilgiler
HarunYahya-Adnan Oktar ve Erbakan'a atılan iftiralar-söylene
Mümin erkeklere ve mümin kadınlara irtikab etmedikleri (bir suç)sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten biriftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir. (Ahzab Suresi, 58 )
İftira, çıkarları zedelenen, birine karşı düşmanlık, kin ve hınç besleyen veya başkalarıyla rekabet içinde olan bazı yalancı ve vicdansız insanların, karşılarındaki kişiye veya kişilere zarar vermek amacıyla başvurdukları çirkin yöntemlerden biridir. İftiranın, geniş çaplı düzenler kurularak atılanlarından, sıradan insanların günlük konuşmalarının arasına sıkıştırdıkları dedikodu tarzı iftiralara kadar, birçok çeşidi vardır. Din ahlakından uzak, Allah'ın emrettiği güzel ahlakı yaşamayan toplumlarda, insanların yaygın olarak başvurdukları karalama yöntemlerinden biri de iftiradır. Bu kitabı okuyan insanların önemli bir bölümü de, muhtemelen küçük veya büyük iftiraya uğramış ya da başkalarına iftira atıldığına defalarca şahit olmuştur. Ancak bu kitabın konusu, cahiliye toplumu içinde insanların birbirlerine karşı kullandıkları sıradan iftiralar değildir. Bu kitapta iftiranın, farklı bir şekli konu edilmektedir. Burada üzerinde durulacak olan iftira, tarih boyunca dini inkar edenlerin iman edenlere maddi veya manevi zarar verebilmek amacıyla yönelttikleri iftiralardır. Kuran'da, geçmişte, Allah'ın elçilerinin ve onlar gibi din ahlakına uymaya davet eden salih kişilerin tümüne menfaatperestlik, delilik, kendini beğenmişlik, hırsızlık, zina gibi farklı iftiralar atıldığı açıklanmıştır. Hz. Yusuf'un yaşamı Müslümanların uğradıkları bu tür iftiraların örnekleriyle doludur. Hz. Musa, Hz. Süleyman ve hatta Peygamberimiz Hz. Muhammed, kavimleri tarafından haksız iftiralara uğramış elçilerdendirler. Aynı şekilde Hz. Meryem, Peygamberimiz (sav)'in mübarek eşi ve Peygamberimiz (sav)'in yanında bulunan sahabeler de çeşitli iftiralara maruz kalmış kutlu insanlardır. Bu mübarek insanlar kendilerine yöneltilen iftiraları her zaman örnek bir sabır ve tevekkülle karşılamış, inkarcıların bu baskılarına aldırış etmemiş ve Allah'ın emrettiği ahlakı yaşamaya ve insanları da doğru yola davet etmeye devam etmişlerdir. Kuşkusuz elçilerin ve salih Müslümanların bu kararlılıklarını, tüm Müslümanların örnek almaları gerekmektedir. Allah bir ayetinde ,"Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?…" (Bakara Suresi, 214) şeklinde bildirmektedir. Yani tüm Müslümanların geçmişte yaşamış müminler gibi iftiralara uğramaları, Kuran ahlakından uzaklaşmaları için manevi baskı görmeleri Allah'ın bir kanunudur. Allah bir başka ayetinde tüm müminlere, inkar edenlerden eziyet verici sözler işiteceklerini, canlarıyla ve mallarıyla imtihan edileceklerini de şöyle bildirmektedir: Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-imran,186)İşte bu tür bir olayla karşılaşan, samimi ve ihlas sahibi her mümin, geçmişteki müminlerin sabırlarına, tevekküllerine, samimi ve kararlı tavırlarına taliptir. Dolayısıyla geçmiştekilerin başlarına gelenler kendi başına geldiğinde de bunlara şaşırmaz, üzülmez, kesinlikle ümitsizliğe kapılmaz. Hatta, kendisine iftira atanları hayrete düşürecek kadar büyük bir şevk ve neşe içinde olur. Aynı şekilde bir başka mümine iftira atıldığında da, müminler bunu sabır, tevekkül ve şevk ile karşılarlar. İftiraya uğrayan kardeşlerinin güzel bir sabır gösterdiğinde, dünyada Allah'ın rahmetini ve ihsanını kazanacağını, ahirette ise Rabbimizin rızası ve cenneti ile ödüllendirileceğini ümit ederler. Ayrıca müminlere atılan iftiraların çok önemli bir yönünü daha belirtmekte yarar vardır: Diğer iftiralardan farklı olarak Müslümanlara atılan iftiralarda "çamur at izi kalsın" mantığı geçersizleşir. İftira ne şiddette olursa olsun en sonunda bu mübarek insanların ne kadar temiz ve güzel ahlaklı insanlar oldukları ortaya çıkmıştır. Sözgelimi, zina iftirasına uğrayan Hz. Meryem ve Hz. Yusuf, tüm dünyada iffetin sembolü olarak tanınırlar. Yine kardeşlerinin hırsızlık iftirası attığı Hz. Yusuf'un ise ne kadar güvenilir olduğu daha o yaşarken anlaşılmış ve tüm Mısır'ın hazineleri emrine verilmiştir. Bunlar bize çok önemli bir gerçeği gösterir: Allah'ın izniyle müminlerin aleyhine kurulan her tuzak en başından bozulmuş olarak doğar; atılan her iftira da boşa çıkmış olarak atılır. Müminlere söylenen her incitici söz, sözü söyleyene, geri dönüp isabet edecek olan azap dolu karşılığı ile birlikte söylenmiştir. Bir başka deyişle, müminler aleyhine yapılan her konuşma, her tavır ve her zulüm mutlaka yapan kişinin dünyada ve ahirette şiddetli bir pişmanlık yaşamasına; telafisi olmayan, içini yakan, onu kahreden bir sıkıntı ile karşılaşmasına neden olacaktır. Allah, elçilerine ve salih kullarına yapılan haksızlıkların karşılığını Kuran'da şöyle bildirmiştir:Gerçek şu ki, Allah'a ve elçisine eziyet edenler; Allah, onlara dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar için aşağılatıcı bir azap hazırlanmıştır.(Ahzab Suresi, 57) Delilik İftirası:
Onlar: "Ey kendisine kitap indirilen (Muhammed). Gerçekten sen cinlenmiş (bir deli)sin," dediler. (Hicr Suresi, 6) Sonra, ondan yüz çevirdiler ve dediler ki: "(Bu,) Öğretilmiştir, bir delidir." (Duhan,14) (Firavun) Dedi ki:"Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz,gerçekten bir delidir."(Şuara,27) Sapkınlık İftirası:
Kavminin önde gelenleri: "Gerçekte biz seni açıkça bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' içinde görüyoruz" dediler. O: "Ey kavmim, bende bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' yoktur; ama ben alemlerin Rabbinden bir elçiyim." dedi. (Araf Suresi, 60-61) Büyücülük İftirası: İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş" demişlerdir. Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)'bir kavimdirler. (Zariyat,52-53) … Zulmedenler dedi ki: "Siz olsa olsa, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz." (Furkan Suresi, 8 ) Menfaat ve İktidar Peşinde Olduğu İftirası Onlar: "Siz ikiniz (Hz. Musa ve Hz. Harun), bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" dediler. (Yunus Suresi, 78 ) ... Bu sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor... (Müminun Suresi, 24) Yalancılık İftirası :
Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum. " (Kasas,38 )
BEDİÜZZAMAN SAİDNURSİ DE İFTİRALARLA ENGELLENMEK İSTENMİŞTİ Bediüzzaman Said Nursi, 20. yüzyılda yetişmiş en büyük İslam alimlerinden biridir. 87 yıl süren hayatı boyunca İslam'ı savunmuş, materyalist felsefeye, din ve mukaddesat düşmanlarına karşı büyük bir mücadele vermiştir. Bediüzzaman Said Nursi bu gibi asılsız felsefeleri çürüten, dinin akıl ve ilimle çatışmadığını, tam tersine aynı noktada birleştiğini ortaya koyan ve toplumda büyük bir manevi uyanış başlatan bir İslam alimidir. O dönemde bu büyük İslam alimini engellemek için de klasik iftira atma yöntemleri bir kez daha uygulanmıştır. Unutulmamalıdır ki, Allah bir ayetinde ''Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız...'' (Bakara Suresi, 214 diyerek, müminlerin geçmişte yaşanmış olaylara hazırlıklı olmaları gerektiğini bildirmiştir.
"Menfaat Peşinde Koşmak" İftirası Bediüzzaman'ın Allah'ın varlığını, milli ve manevi değerlerin önemini anlatan çalışmalarından rahatsız olan çevreler, ellerinde bulunan bazı basın organlarını da kullanarak, Bediüzzaman'a karşı en olmadık iftiraları atmışlardır. Dönemin gazetelerinden birinde Bediüzzaman için şöyle denmektedir: "Said-i Kürdi, dini siyasete alet yaparak irticai propagandalara girişmiş ve birtakım adamları kandırarak doğru yoldan şaşırtmaya çalıştığı anlaşılmıştır... Otuz senelik mayalı bir mürteci olup ifsad edecek saf vatandaş aramaktadır... Şeyhin (Bediüzzaman'ın) bu meseledeki rolünün bazı safdilleri kandırarak kendilerinden para çekmek olduğu anlaşılmıştır..." (Cumhuriyet, 10 Mayıs 1935)
Çevresindekileri Kandırarak Saptırdığı İddiası Bediüzzaman ve talebeleri için öne sürülen iftiralardan biri de "İnanç Sömürücüleri" başlıklı yazı dizisi ile dönemin gazetelerinden birinde yer almıştır. Bu yazı dizisinde Said Nursi'nin talebeleri hakkında da Kuran'daki inkarcıların ''büyülenmişler'' iftirası tekrarlanmış ve ''bunlar sadece ve sadece dini bir taassupla ona bağlanmışlar, gözleri kafaları başka bir şeyi görmez, anlamaz olmuştu'' diye yazılmıştır. Görüldüğü gibi bunların tamamı geçmişte yaşayan müminlere yöneltilen iftiraların tamamen aynısıdır. Kuran'da geçmişte yaşamış ve Allah'ın gönderdiği elçilere tabi olmuş müminlerin de "düşük akıllılık", "sığ görüşlülük" gibi sözlerle itham edildikleri haber verilmiştir: Ve (yine) kendilerine: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. (Bakara Suresi, 13) Kavminden, ileri gelen inkarcılar: "Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, biz sizi yalancılar sanıyoruz" dedi. (Hud Suresi, 27) Bu iftiralarla, Bediüzzaman'ın, çevresindeki gençlerin beyinlerini yıkadığı, bu gençlerin de, beyinleri yıkanacak kadar akıldan ve mantıktan yoksun insanlar oldukları havası oluşturulmaya çalışılmıştır. Yani Bediüzzaman -tıpkı geçmişteki Müslümanların karşılaştıkları gibi- bir nevi "büyücülük"le itham edilmiştir
Dini Sapkınlık İftirası Bediüzzaman'a karşı yapılan suçlamalardan birisi de onun İslami hükümleri saptırarak, kendine göre bir din anlayışı savunduğu ve çevresindeki kişilere de bu sapkın dini telkin ettiği yönündedir. Bediüzzaman'ın, Kuran ve Peygamber Efendimizin sünnete uymadığı, kendine göre bir din uydurduğu şeklindeki provokasyonların amacı, halkı ve konuyu ayrıntısıyla bilmeyen bazı dindar çevreleri kışkırtarak Bediüzzaman'ı onlara yanlış tanıtmaya çalışmak olmuştur. Ancak inkarcı kesimin bu iftirası da bir işe yaramamıştır. Çünkü Bediüzzaman'a karşı ortaya atılan bu ''sapkınlık'' iddiasının, Hz. Nuh'a ''... gerçekte biz seni açıkça bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' içinde görüyoruz'' (Araf Suresi, 60) diyen inkarcıların iftiralarının bir benzeri olduğunu akıl ve vicdan sahibi Müslümanlar açıkça görmüşlerdir. Bediüzzaman'a Atılan İftiraları Desteklemek İçin Hazırlanan Bazı Komplolar Allah birçok ayetinde, inkarcıların her dönemde hileli düzenler kurduklarını bildirmektedir. Bu ayetlerden biri şöyledir: Onlardan öncekiler de hileli-düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun (tedbirlerin, karşılık vermelerin) tümü Allah'a aittir. Her bir nefsin ne kazandığını O bilir. Bu yurdun sonu kimindir, inkar edenler pek yakında bileceklerdir. (Rad Suresi, 42) Bediüzzaman için de döneminin din karşıtı çevreleri, iftiralarını destekleyebilmek için benzer hileli düzenler kurmuşlardır. Bu düzenlerin örneklerinden biri "Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi" adlı eserde anlatılmaktadır. Buna göre, bir içki dükkanında ''Said'in hizmetçisi Said'e rakı aldı'' diye yazılı bir kağıdın altına içki dükkanındaki sarhoşlardan imza alınmaya çalışılmıştır. Bu şekilde kendisine iftirada bulunulmuştur. Bu iftiranın amacı ise, Bediüzzaman'ı halkın gözünde küçük düşürmek, dini yönden samimiyetsiz olduğu imajını vermektir. Kendisine yönelik komploların bir başka örneğini, Bediüzzaman bir mektubunda anlatmaktadır. Bu iftirada da, Bediüzzaman'ın sabahlara kadar alem yaptığı ve ''fahişe ve namussuzların Bediüzzaman'ın evine girip çıktığı'' söylenmiştir. Bu asılsız söylentiye karşı Bediüzzaman'ın verdiği cevap ise son derece açık ve nettir: "Halbuki benim kapım geceleyin dışardan ve içerden kilitliydi ve sabaha kadar bir bekçi o bedbahtın (iftira atan adamın) emriyle kapımı bekliyordu." (Tarihçe-i Hayat, s. 451) Görüldüğü gibi, halkı Bediüzzaman'dan soğutmak için onu fuhuşla, sarhoşlukla suçlayan iftiralar atılmıştır. Ancak elbette tüm bu iftiralar boşa çıkmış ve Bediüzzaman yürüttüğü iman hizmetine sabırla devam etmiştir. Kuran-ı Kerim'de, inkarcıların komplo ve tuzaklarının inananlara asla bir zarar veremeyeceği, sonucun mutlaka inananların hayrına olacağı şöyle bildirilmektedir: … Ancak onlara bir uyarıcı-korkutucu geldiğinde (bu,) nefretlerinden başkasını artırmadı. (Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin kanunundan başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın kanununda kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın kanununda kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın. (Fatır Suresi, 42-43) http://www.harunyahya.org/imani/iftira12.html Şimdi asıl konumuz olan Adnan Oktar ve Erbakan Hoca ya atılan iftiralara gelelim.İki mübarek insanın Siyonist–deccali odaklarca adeta hedef tahtası gösterilmişçesine benzeri iftiralara maruz kalmaları sebebi ile aynı konuda cevaplandırmak uygun görülmüştür. Bismillahirrahmanirrahim.
|
Yorumlar (
yok
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
17/4/2007
Bulundugu yer:
Genel Bilgiler
HarunYahya-Adnan Oktar ve Erbakan'a atılan iftiralar-söylene
1.Hoca-Refahyol,İsraille Anlaşma yaptımı Türkiye’nin 1949 yılında İsrail’i resmen tanımasından bugüne kadar, İsrail ile sürekli anlaşmalar yapılmıştır. Sadece 1996 Haziran ayı ile 1997 Temmuz ayları arasında, Erbakan Hükümeti döneminde hiçbir anlaşma imzalanmamış ve daha önce yapılan bütün anlaşmalar dondurulmuştur.Refahyol Koalisyonu döneminde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teklifi üze¬rine 60 adet Fantom uçağının yenilenmesi tarihi gelince ABD, Türkiye’yi İsrail’e muhtaç etmek için “ben bu uçakların yenilenmesi teknolojisini İsrail’e verdim, bu yenilenmeyi ben yapmayacağım İsrail’e yaptırın” dediği için 60 adet Fantom uçağının yenilenmesi işlemi mecburen, başka çare olmadığı için Amerika’ya verilecek olan yenilenme bedeli İsrail’e ödenmek üzere 60 adet Fantom uçağının yenilenmesinin sağlanması yo¬luna gidilmiştir.Bu zorunlu bir alış-veriştir. Yoksa Türkiye-İsrail arasında siyasi bir anlaşma ile uzaktan yakından bir alakası yoktur.İsrail bu alış-veriş anlaşmasını propaganda maksadı ile kullanarak Türkiye ile anlaşma yaptığını ileri sürmüş ve bölgede bu propagandayı ya¬yarak kendi lehine kullanmıştır. Burada, Necmettin ERBAKAN’ın Büyük Türkiye Projesi içinde yar alan Milli Harp Sanayi ile Ağır ve Yaygın Sanayi Hamlelerini başlatmasındaki gerekliliği, çok net bir biçimde görebiliriz. 2.”Eşini kaybeden Erbakan,imam nikahı ile evlendi” Necmettin Erbakan, eşi Nermin Erbakan'ın ölümünün ardından, yeniden evlendiği yönündeki iddialara yer veren Sabah Gazetesi aleyhinde açtığı davayı kazandı. Gazete, Erbakan'a 5 bin YTL manevi tazminat ödeyecek. Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesindeki davanın duruşmasına Erbakan'ın avukatı Yaşar Gürkanla Sabah Gaztesinin avukatı katıldı. 3.28 ŞUBAT KARARLARINI HOCA ASLA İMZALAMADI Milli Güvenlik Kurulu 28 Şubat 1997 tarihli aylık olağan toplantısında, toplantının başkanlığını Süleyman DEMİREL yapmış, bu toplantıda Başbakan olarak Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN ve ayrıca MGK'nın diğer üyeleri Başbakan Yardımcısı, Genel Kurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Kara, Hava, De¬niz Kuvvetleri Komutanları ve Mgk Genel Sekreteri de bu toplantıda bulunmuşlardır.9 saat süren toplantının gündemi "İrtica ve Buna Karşı Alınacak Tedbirler" konusudur. Bu konuda Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri tarafındanmaddelik bir tedbirler paketi teklifi kurula sunulmuştur. Bu paketin içinde (başörtüsü yasağı, sekiz yıllık kesintisiz eğitme geçilmesi ile birlikte imam hatip liselerinin, meslek liselerinin orta kısımlarının kapa¬tılması ve Kur'an kurslarının kapatılması gibi....) teklifler yer almaktaydı.9 saatlik müzakere esnasında, Devletin Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen Devletin niteliklerini korumak için, getirilen tekliflerin önce Anayasa'nın 2. maddesinin 1. ve 2. paragrafında yer alan niteliklere aykırı olmaması gerektiği, Devletin niteliklerine uymayan tedbirlerle Devletin nitelikle¬rinin korunamayacağı saatler boyu münakaşa edilmiş ve sonunda bu tekliflerin Anayasa'nın 2. madnde Devletin nitelikleri olarak yer alan;Devletin adil olması, Devletin yönetiminin insan haklarına uygun olması, bu te me llere dayanmak üzere Devletin demokratik,sosyal, laik bir hukuk Devleti olması,Niteliklerine uygun olup olmadıklarının tespiti için teklifin Bakanlar Kurulu'na gönderilmesine karar verilmiştir.Tekliflerin altında teklif sahibi olarak yer alan imza Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinin imzasıdır.Bu gerçekler bir takım çevreler tarafından yıllarca maksatlı olarak çarpıtılmıştır.Erbakan'ın Başbakanlığı döneminde bu teklifler incelemeye alın¬dı, uygulanmadı.Bunları, başta dış güçlerin etkisi olmak üzere çeşitli mihrakların etki¬siyle cereyan eden olaylar sonunda Erbakan'ın Başbakanlığından sonra iş başına getirilen Mesut YILMAZ Hükümeti uygulamaya koydu.

4.Kayıp trilyon safsatası.TRİLYONDA YOK SUÇ DA Yargıtay böyle bir kararı nasıl onar? Bütün gerçeklere ramen, mahkeme kararının 60. sayfasında ne deniliyor biliyor musunuz;illerden gelen cevaplarda, partinin 1997de hiçbir faaliyette bulunmadı ı anlaşılmıştır deniliyor.Bu nasıl bir tespittir?! İllerden gelmiş bu kadar yazı, bizim ortaya koydu umuz belgeler apaçık ortada durup dururken, böyle bir hükme, bir kanaate bir hâkim nasıl varabilir; varmış. Peki, hâkim varmış da, Yargıtay böyle bir kararı nasıl onamış?! -Mahkemeye sözkonusu paraların teslim edildi ine dair gelir makbuzları sunuldu. Yani il başkanı ve muhasipleri bu parayı aldıklarına dair imza atmışlar. Ancak bu makbuzlar niçin kabul edilmedi? -Efendim,sizin dosyanızda 139 tane gelir makbuzu var; evet; bu gelir makbuzları sahte... Sahteyse, o zaman, grafolojik inceleme, imza incelemesi yaptırın. Bir sahte evrak tanziminde mahkemenin zorunlu olarak başvurması gereken normal yollardan biri bu de il mi; evet. Bu makbuzların hepsi gitmiş Jandarma Genel Komutanlı ının Grafoloji Dairesine. Orada incelenmiş. 139 tane gelir makbuzunun 127 tanesinin imzalarının sanıklara ait oldu u zapta geçmiş; grafoloji raporu burada. 127 tane makbuzun imzalarının sanıklarının elinin mahsulü oldu u kabul edilmiş. 12 makbuzdaki imza farklıdır diyor, rapor.Farklılı ının sebebi de şu: İl başkanı adına düzenlenmiş makbuz; ama, il başkanı gelememiş, muhasip gelmiş, parayı almış gitmiş, il başkanı yerine muhasip imza atmış. İl başkanı da, duruşmalarda, evet, bu parayı aldık demiş açıkça; yani, o imzaları tekabbül etmiş. Şimdi, böyle bir durumda mahkemenin varaca ı kanaatin, sahte evrak tanzimi iddiası varit de ildir şeklinde olması lazım.. SP Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet eski Bakanı Şevket Kazan Anlatıyor : Bu suçlamalar karşısında susuyoruz; ama, bizim suskunluğumuz, suçu kabul ettiğimiz anlamına gelmemeli. Biz, bir hukuk hatası var, bir adlî hata var, vahim bir hata var; bu hatanın Yargıtay’da, yargının kendi mekanizması içerisinde çözümlenmesini bekliyoruz. Çözümlendiği takdirde, bundan, hem biz memnun oluruz hem Türkiye huzur duyar; ama, bu mesele yargı mekanizması içerisinde çözümlenmezse, o zaman, biz, ister istemez, suçlamanın ağırlığı karşısında, dosya içerisindeki belgeleri kamuoyuna açıklarız; bundan yargı yara alırsa, o zaman, kusurlu biz sayılamayız. Anayasanın 69 uncu maddesi siyasî partileri bir güvenceye daha sahip kılmıştır “siyasî partilerin malî denetimleri Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır” demiştir. Hatta, 1995 yılında anayasa değişikliği yapılırken, anayasada “Anayasa Mahkemesi bir siyasî partinin hesaplarını incelerken, Sayıştay denetçilerinden ve Maliye uzmanlarından istifade eder” hükmü varken, maliye uzmanlarını , olur ki bir inceleme sırasında “iktidarda olmayan, bir siyasî partiye başka gözle bakabilir, başka türlü yorumlarda bulunabilir” durumu söz konusu olduğu için çerçevenin dışına çıkarmıştır. Bütün bunlar, siyasî partilerin denetimlerinin güvencesidir. Diğer taraftan Millî Emlak Genel Müdürlüğü Maliye Bakanlığının Başhukuk Müşavirliğine bir yazı gönderir. Göndermiş olduğu yazıda “parti yetkilileri hakkında ancak ve ancak Anayasa Mahkemesi tarafından inceleme yapıldıktan sonra dava açılabilir”hükmü geçiyor ama bu beyanları mahkeme dikkate almıyor. Böyle bir dava, Maliye uzmanlarının yetkisiz olarak incelemeleri neticesinde, biraz da o tarihteki Maliye Bakanı Zekeriya Temizel ’in maksatlı tutumu ve Vural Savaş’la olan yakın ilişkileri sonucu ortaya çıkıyor. ( Hatırlarsınız 2002 seçimlerinde her ikisi de DSP’den aday oldular. ) Maliye Bakanlığının hazırlamış olduğu rapor otomatikman Vural Savaş’a gönderiliyor. Halbuki, Maliyenin hazırlamış olduğu rapor doğrudan doğruya Anayasa Mahkemesine gönderilmesi gerekiyor. Refah Partisi kapatıldığı , 16 Ocakta karar ilan edildiği zaman, biraz da fevrî duygularla olsa gerek, Sayın Ecevit’in bir sözü olmuştu “Bunların partisini kapatmak yetmez; bunların kökünün kurutulması lazım.” Temizel de, âdeta genel başkanının bu ifadelerine çanak tutar vaziyette bu yollara başvuruyor. Refah Partisinin 1997 hesaplarıyla ilgili iddialara gelince. Ortalık yerde trilyonlar, trilyonlar, deniliyor. Bir defa, ortada trilyonlar yok. İlk açıklayacağımız husus budur. Siyasi partilerin 1997 yılı hesapları , Anavatan Partisi yıl içinde 1 trilyon 308 milyar lira , Aynı yıl Doğru Yol Partisi 1 trilyon 566 milyar lira , Refah partisi ise 869 milyar 300 milyon liralık bir harcama yapıldığını tespit etmişler. Bu durumda RP daha az harcamıştır. Refah Partisinin 1997 yılı hesapları, parti kesin hesabın verileceği tarihten altı ay önce kapatılmış olduğundan Anayasa Mahkemesine verilememiştir. Kapatılma kararının arkasından Maliye Bakanlığı da, tasfiye işlemlerine başlamış. Tasfiye işlemi kapatılan bir siyasî partinin mevcut olan malvarlığının tespit edilip hazineye devredilmesinden ibaret bir işlemdir. Bu noktada Maliye uzmanları, görevleri olmayan bir alana el atmışlardır ; Refah Partisinin hesaplarını da incelemeye kalkmışlar. İddaa bu : Refah Partisi, kapatma davasının arkasından hazineden kendilerine intikal eden parayı harcamadığı halde harcamış gibi gösterdi; yani kaçırdı. Zannediyorum, ikinci veya üçüncü duruşmadaydı, mahkeme başkanı avukatlarımıza karşı bir çıkış yaptı “bu trilyonlar, niye bunları bankalardan göndermiyorsunuz da, trilyonlar çantada mı gidiyor” dedi. Tabiî, dosyayı incelememiş, ortada trilyon yok. Demin gösterdiğim gibi, 869 milyar paranın hesabı söz konusu. 23.07.1998 tarihli malî raporda ise sonuç kısmında “bu hesaplardan dolayı sorumlu olan kişi, Partinin malî işlerinden sorumlu genel başkan yardımcısı Rıza Ulucak Beydir.” Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş’a, Maliye Bakanlığının raporu gelir ve derki : “Rıza Ulucak’ın yanına Necmettin Erbakan ile başkanlık divanında kimler varsa hepsini , ayrıca bu 17 il de yetmez, bütün illeri dahil edeceksiniz.” Ceza hukukunda suç ve ceza şahsidir. Vural Savaş’ın bu şekilde hareket etmesi, her şeyden önce, kendisine anayasanın ve yasaların koyduğu kırmızı çizgileri aşması demektir.Diğer yandan gelişen siyasi olaylar ve erken seçim olayları dolayısıyla partinin Haziran ayından itibaren elbette illere, yine para gönderme mecburiyeti hâsıl oldu. Demek ki, Refah Partisi , seçim için bir masraf yapmaya, illere para göndermeye başlamıştır. Genel merkezde bayrak bastırıp depolamaya, afiş bastırmaya başlamıştır. Mahkemeye söz konusu paraların teslim edildiğine dair gelir makbuzları sunuldu. Yani il başkanı ve muhasipleri bu parayı aldıklarına dair imza atmışlar. Ancak bu makbuzlar niçin kabul edilmedi? Refah partisinin 139 tane gelir makbuzu var ve bu gelir makbuzları sahte deniliyor. Makbuzlar Jandarma Genel Komutanlığının Grafoloji Dairesine ( imza incelemeye ) götürülüp incelenmiş. 139 tane gelir makbuzunun 127 tanesinin imzalarının sanıklara ait olduğu ;kalan 12 makbuzdaki imza farklıdır şeklinde zabıt tutulmuştur. Farklılığının sebebi ise: İl başkanı adına düzenlenmiş makbuza; il başkanı gelememiş, muhasip gelmiş, parayı teslim almış ve il başkanı yerine muhasip imza atmıştır.Ne alındığı değil nereden alındığı kayda girmiş. Maliye raporunun 24. sayfasında Erzincan’da Cevdet Başakın buğday , yine Erzincan’da Ömer Müezzinoğlu yem satın alınmış olarak görünüyor. Altında da “bir partinin yemle, buğdayla ne alakası var” deniliyor; “dolayısıyla, bunlar sahte olarak düzenlenmiş veya bunlar kabul edilemez” deniliyor. Cevdet Başakın’ın faturasında küp şeker alınmış. Küp şeker alındığı halde, rapora buğday yazıyor. Sebebi ise firmanın buğday pazarında olmasından kaynaklanıyor. hesaplar böyle yapılıyor ve tuzaklar böyle kuruluyor. Tabiki mahkemede susmadık, bağırdık, çağırdık, bunları hâkimin gözlerinin önüne koyduk. Kararda, mutlaka bu savunmalarımız dikkate alınacak diye düşündük; hiçbir şey değişmedi, kararda mahkeme bütün bu savunmaları yok farzetti. Mahkeme kararının 60. sayfasında “Ezginler Et, Tavuk, Canlı Hayvan Sanayii Limited Şirketi tarafından düzenlenen faturaların Vergi Usul Kanunu açısından yapılan araştırmasında böyle bir şirketin varlığına rastlanılmamıştır.” Yani, olmayan bir şirketten fatura alınmış. Maliyenin raporunda da bu şekilde kabul edilmiş . Fakat Ankara Ticaret Odasının kayıtlarında Ezginler Lmd Şti ‘nin kaydı mevcuttur. Söz konusu davanın tek nedeni Necmettin Erbakan’ın siyasi hayatını bitermektir.Bütün bunların başlangıcı da, 1997 yılında, Genelkurmayda hâkimlere, savcılara verilen brifingler. Brifinglerin verilmesindeki birinci gaye, bu Refah Partisini kapatacaksınız; kapatıldı. Kapatılması yetmez; bunların siyasî hayatını bitireceksiniz. Ortada“Kayıp Trilyon Davası mı var,Ayıp Trilyon Davası mı?Önce hukukçular,sonra bu konuda yazıp çizmeyi seven gazeteciler,sonra bütün kamuoyunun dikkatine sunulur.. 5.BANA OY VERMEYEN PATATES DİNİNDEN Sn Erbakan’a atfedilen patatesli cümle yanlış biliniyor.Biraz araştırma yaptığınızda bunu da göreceksiniz. Erbakan Hoca Söylediği cümlede tüm; -izm’leri saymış ve bunlarla birlikte patates dinini de saymıştır. Ayrıca bana oy vermeyen patates dinindendir gibi bir sözü olmamıştır. Tıpkı Mesut Yılmaz’ın Rize Çay TV’ye çıktığında “İmam-Hatipler bunların arka bahçesidir” sözünü evirip çevirip Erbakan Hocaya yamayarak Hoca; “İmam-Hatipler bunların arka bahçemizdir” dedi iftirasını attıkları gibi.. Aşağıda belgenetten savcılığın iddiasının alıntısı var.Okuyunca yazılanın Erbakan Hoca nın sözlerimi yoksa konusmadaki cümlelerin keslip biçilmesiyle artarda sıralanmıs algılayıs eksikliğinden kaynaklanan iddialarmı olduğunu cok rahat anlayabilirsiniz: 4-Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın 13.1.1991 günü Sivas'ın Sıcak Çermik ilçesinde RefahPartisinin Eğitim Seminerinde yaptığı..iddia edilen konuşmada(Ek 2); (…sen Refah Partisi’ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz. Çünkü başka türlü müslamanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok... Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin... Bu parti İslami cihad ordusudur. Kendi kendine CİHAD ediyorum diye faaliyette bulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın, her faaliyette karargaha bağlı olmak zorundayız. Karargaha danışılmadan yapılan faaliyetler tefrikadır. Çalışacaksan, burada çalışacaksın. Müslüman mısın? Bu orduda asker olmaya mecbursun...Cihada para vermeden müslüman olunmaz. Kişinin müslümanlığı, cihada verdiği para ile ölçülür. Bir müslüman, zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını beytülmale, cihad ordusunun karargahına, ilçe teşkilatının başkanlığına verecektir. Biz müslümanız. Biz Kur'anı hakim kılmak isteyene gideceğiz. Hepimiz Refahçı olmaya mecburuz, çünkü cihad ediyoruz... Şuurla Refaha çalışan cennete gidiyor. Neden? Çünkü Refah demek Kur'an nizamını hakim kılmak için çalışmakdemektir)
6."İMAMHATİPLER ARKA BAHÇE”İFTİRASI- İspatlamayan şeresizdir!Başbakan Erdoğan’ın ABD’den Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan’ı kastederek söylediği “Biz İmam Hatipler arka bahçemiz diyen zihniyetle yolumuzu ayırdık” sözüne hem Milli Görüş camiasından hem de İmam Hatip camiasından büyük tepki geldi. Erbakan’ın kesinlikle böyle bir sözü ve açıklaması olmaması hatta bunu yalanlamasına rağmen Mesut Yılmaz ve Cüneyt Ülsever’in ilkkez kullandıkları bu ifadenin Erdoğan tarafından da polemik konusu haline getirilmesi yeni tartışmaları gündeme getiriyor. Başbakan Erdoğan’ın‘arka bahçe’açıklaması İmamHatipler her gündeme geldiğinde siyasi malzeme olarak kullanılıyor.Ancak bu durum şuan Erdoğa’nın lideri olduğu AKP’de siyaset yapan önemli isimler tarafından geçmişte ağır ve sert ifadelerle eleştirildiği ortaya çıktı. Meclis'deki konuşma8 yıllık kesintisiz eğitim yasasının görüşüldüğü 14 Ağustos 1997 yılında TBMM Genel Kurulu’nda bu konuda sert tartışmalar yaşandı. ANAP’lı Nejat Arseven’in “ Herkesin, eğitimin, maalesef, hiçbirimizin arzu etmediği şekilde, siyasîler tarafından yönlendirilmesi hususunda bizim de söyleyecek bazı şeylerimiz olduğunu bilmesi gerekirdi. Eğer, bir siyasî partinin lideri çıkıp da, bugün üzerinde tartışılan imam hatip okullarının kendi arkabahçesi olduğundan bahsederse, buradan, bu kürsüden, Refah.” sözleri büyük tepkiye neden oldu. Terbiyesiz herif.. Yalan söyleme Öncelikle merhum Gaziantep Milletvekili Bedri İncetahtacı ve Mehmet Emin Aydınbaş, “Ne zaman söyledi ?” diye sordular. İncetahtacı daha da ileri giderek, “Ne zaman söyledi? Terbiyesiz herif... Yalan söyleme...” dedi. Ardından o zaman Refahlı şimdi AKP’li olan Erzincan Milletvekili Tevhit Karakaya, “Ne zaman söyledi? Terbiyesiz herif... Yalan söyleme.. ... Ne zaman, arka bahçesi dedi?.” dedi. Aydınbaş, “Bu sözünü geri alsın” dedi. O dönemde Refah Partisi’nin Grup Başkanvekili olan AKP’li Salih Kapusuz’un Meclis tutanaklarına yansıyan tepkisi ise aynen şöyle olmuştu:Müfteri ilan ediyoruz “Zaman zaman bazı sözcüler, kendi kafalarında oluşturdukları hayalî, birtakım varsayımlara dayanarak, birtakım iddialarda bulunuyorlar ve biz “bu iddiaları buyurun, ispat edin” dediğimiz halde, hep bunu, dedikodu olarak tekrardan ibaret bir tavır sergiliyorlar. Şayet, orta yere koyacakları bir beyan, açıklanmış olan herhangi bir açık ifade varsa, hodri meydan, buyursunlar, getirsinler; yoksa, biz, bunu böyle görmediğimizi, bunu söylemediğimizi müteaddit defalar ifade etmiş olmamıza rağmen, aynı şeyi tekrar etmiş olmaları, bir nevi iftiradır ve biz, bunu yapanları müfteri olarak ilan ediyoruz. (RP sıralarından alkışlar)” Ertesi gün yani 15 Ağustos 1997 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda konuşan RP Kayseri Milletvekili, şimdiki AKP’li Melikgazi Belediye Başkanı Memduh Büyükkılıç’ın sözleri ise daha ağır oldu. Büyükkılıç, şöyle dedi: 'Şerefsizdir...'“Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum: Zaman zaman kendisinin yetkili olduğunu sananlar, imam-hatip liselerini, imam-hatip okullarını... Ben de imam-hatip menşeli doktorum; bunu da şerefle söylüyorum; şeref duyarım. Bazı yetkililer zaman zaman diyorlar ki, imam-hatipler -güya- bir siyasî partinin arka bahçesidir. Şimdi, ben ilan ediyorum; bu iddiayı gündeme getirenleri ispata çağırıyorum; ispat etmiyorlarsa, şerefsizdir diyorum. (RP sıralarından alkışlar)”Kutan: Erbakan öyle söz söylemedi Kutan, Erdoğan’ın da bu iftirayı benimsemiş olmasından dolayı fevkalade üzüldüklerini belirterek “Erdoğan da aynı konuda itham ediliyordu. Böyle düşünüldüğünde o zaman geçmişte de en büyük suikastçi Erdoğan olur” dedi. 7.Erbakan’ın Kaddafi görüşmesi Hani bir söz vardır: Yalancı, aşağı mahallede bir yalan uydurur; yukarı mahallede de bu yalanın yayıldığını görünce, kendisi de, kendi yalanına inanmaya başlar. Bazı basın organlarının tavrı, bu örneğe benziyor. 6 sene önce, Libya gezisiyle ilgili olarak, Erbakan hakkında bir yalan uydurdular, şimdi kendileri de inanmaya başladılar. Değilse, her fırsatta ısıtıp ısıtıp servise sunmanın ne anlamı olabilir?
Bizim basının bazı kronik hastalıkları var. Meselâ, çok verimli ve başarılı geçen Erbakan’ın Libya gezisini her fırsatta diline dolar, olayı çarpıtarak kamuoyunu manipüle eder. Bu konuyu çok sık gündeme getirdikleri için Libya’da yaşananları tahlil etmeye çalışalım. Libya’da neler oldu?Muhterem Erbakan, 54. Hükümetin Başbakanı olarak, Ekim 1996’da Mısır, Libya ve Nijerya’yı kapsayan bir gezi programı düzenlemişti. Libya ziyaretinin amacı ise şuydu:Türkiyeli müteahhitlerin Libya’dan oldukça yüksek alacakları vardı.Bu para uzun süredir ödenmiyordu.Müteahhitlerin bu konuda istekleri vardı.Libya’daki Türk Müteahitler Birliği Başkanı Barlas Turan şöyle diyordu: “Refah-Yol hükümetinden çok umutluyum. Erbakan’ın Libya’daki itibarı sebebiyle, sorunlarımızı çözeceğine inanıyoruz.” (03.09.1996 tarihli gazeteler) Erbakan da bu paraların tahsili için Libya’yagitmişti.Erbakan Libya’da Kaddafi ile görüştü. Kaddafi’nin mizaç ve psikolojik yapısını bütün dünya biliyor. Görüşme sırasında Kaddafi, bazı patavatsızlıklar sergiledi. Erbakan Hoca Kaddafi’yi dinledi ve söyle diklerine cevap verdi,yanlışlarını düzeltti, susmadı, kendine güvenen üslupla Türkiye’ nin onurunu korudu.Müteahhitlerin haklarını gündeme getirdi,alacakları tahsil etti.O günlerde basında çıkan şu haber bunun ispatıydı:“Müteahhitler Libya’dan 15 milyar dolar kazan dı lar“Erbakan’ın Mısır,Libya ve Nijerya gezisi sayesinde Afrika ile köprü kuruldu.” (09.10.96) Olay manipüle ediliyorBütün bu güzel gelişmeler dururken, basın Kaddafi’nin tutumuna kafayı takmış, bu olayı bahane ederek hükümete ve Erbakan’a yüklenmeye başlamıştı. Bu başarıyı görmeyip ayrıntıya takılmaktan başka nasıl izah edilirdi? Amaç ise hükümeti yıpratmaktı. İş adamları da basının bu tutumundan rahatsız olmuştu. Sakıp Sabancı konu ile ilgili şu açıklamayı yapmıştı: “Hükümetin yıpratılmasını bekleyenler yanlış yapıyor.” (17.11.1996) Mehmet Barlas da daha gezi öncesi başlatılan kampanya karşısında olayı “işin anasını unutup danasına takılmak” olarak nitelendirerek şunları yazıyordu:“1974 sonrasında, Amerikan ambargosu yediğimiz zaman, Türk askerî uçaklarına yedek parçalar Libya’dan gelmedi mi?1980’lere girerken, Türkiye’nin ihracatçıları ve müteahhitleri, ilk provalarını Libya’da yapmadı mı?Hiç unutmayalım.” (Sabah,29.09.1996)Erbakan, Libya gezisinde tam bir devlet adamı olgunluğu göstermiş, Kaddafi’ye kabadayı üslubuyla cevap verme hafifliğine düşmemiş, fakat susmayan, kendine güvenen ve ikna eden yaklaşımıyla devlet onurunu korumuştu. Aslında bu gerçekleri basın da biliyor. Fakat, gerek husumet, gerekse seviyesiz siyasi rekabet sebebiyle hakikati gizliyorlar. Hatta bu çevrelerin kendi aralarında, Erbakan’ın başarılarına iç geçirdiğini de görürsünüz. Daha kısa bir süre önce Yalçın Pekşen, “Gardrop Dinciliği” başlıklı yazısı içinde Erbakan’a yapılan haksızlık konusunda şöyle yazmıştı: “Kaddafi’nin çadırında yaşananlar ise, -hakkını yemeyelim- onundeğil,Kaddafi’ninpatavatsızlıklarıydı.”(Akşam,.2002) Erbakan Türkiye’nin önünde gidiyorUluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Bener Karakartal, “Erbakan’ın başarıları ve devlet adamı olgunluğu”nu Afrika gezisi sonrası verdiği bir mülakatta şunları söylemişti:“Erbakan Türkiye’nin bir adım önünde yürüyor. Türkiye’nin Erbakan’dan öğreneceği çok şey var. Türk demokrasisi şu anda Erbakan’ın gerisinde yürüyor.Siz hiç Erbakan’ın “kavgaya kavga ile cevap” verdiğini gördünüz mü? Sinirlilik ve hırçınlıkla bütün vaktini diğer parti liderlerine sataşarak geçirdiğini gördünüz mü? Türkiye’de siyasetin içine sürüklendiği tüm “sinirlilik ve gerginlik” ortamına rağmen Erbakan kavganın dışında ve üstünde yer almaktadır, polemiklere girmemektedir. Ve hepsinden önemlisi tebessümü ve güleryüzlülüğü ile Erbakan Türk siyasetçilerine demokrasi dersi vermektedir. İşte demokrasinin ta kendisi budur. (Millî Gz,30.11.96)Bütün bu gelişmeler ortada iken, bazı basın kuruluşlarının Erbakan aleyhinde yerli yersiz kampanya yürütmesi,hiçde anlaşılabilir bir tutum değildir.Sanki bu anlayıştaki basın için başarılı olmak suç.Türkiyemizin güzel günlere ulaşması için vargücüyle çalışmak affedilmez birşey!(Şakir T,22.01.2003,MilliGz)
8.Erbakan’ın Başbakanlıkta şeyhlere iftaryemeği Kimler vardı? Diyanet İşleri Başkanı, bütün Diyanet kadrosu, İlahiyat Fakültesi Dekanı, İlahiyat profesörlerin tamamı ve Türkiye’nin önde gelen din alimleri.Şimdi Doğu ve Güney Doğu Anadolu’ya gidin orada din alimi diye halkın çok itibar ettiği kimseler bunlar mahali kıyafetlerle geziyorlar ve bunların yüzde doksanı da devletin memuru imam olarak. Şimdi bunlardan da diyelim dört tane, beş tane, altı tanesi bu yemeğe iştirak etmiş mahali kıyafetleriyle. “Vay tarikat şeyhleri geldi”RP davasının savunma metninde ise ; SAYIN BAŞSAVCI’NIN, BAŞBAKANLIK KONUTUNDA DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI VE İLAHİYAT FAKÜLTESİ MENSUPLARINA VERİLEN İFTAR YEMEĞİNİ LAİKLİĞE AYKIRI BİR DAVRANIŞ OLARAK NİTELENDİRMESİ HUKUKEN İSABETLİ DEĞİLDİR.Başsavcıİddianame nin10.sayfasında dercettiği sözleriyle Necmettin ERBAKAN’ın Başbakanlık konutunda Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına vermiş olduğu iftar yemeğini laikliğe aykırı bir davranış olarak gösterebilmek için,bu iftara Diyanet mensubu olarak katılanların bir kısmının“Devrim yasalarını ihlal eden ”ve güya “Laikliğe aykırı sözleri tanınan bazı tarikat liderleri”olduklarını ilerisürmüştür.Bir kısım medyanın maksatlı yayınlarının etkisi altında kalınarak ileri sürülen bu görüşlerin gerçekle de, hukukla da hiç bir ilgisi yoktur. Diğer iddialar gibi bu iddiada hukuken geçersizdir.Çünkü; (1) Söz konusu iftar yemeği Refah Partisi adına değil, Başbakanlık adına verilmiştir; bu sebepten dolayı Refah Partisi ile hiç bir ilgisi yoktur. (2) Böyle bir iftar davetinin yasal olup olmadığını denetleme TBMM’nin görevidir. (3) TBMM 04.02.1997 günü bu konuyla ilgili gensoru müzakeresiyle denetleme görevini yapmış ve bu konuyla ilgili iddiaların varit olmadığına karar vererek önergeyi reddetmiştir (4) Başbakanlık Konutu’nda verilen bu iftar yemeği,aynı Ramazanda, toplumun çeşitli kesimlerine , ..verilen iftar davetlerinden birisidir. (5) Bir Ramazan ayında toplum kesimlerinin geniş yelpazesini dikkate alarak yapılan bir seri iftar davetlerinden birisinin Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına tahsis edilmesinden daha doğal bir şey olamaz. (6) Bu iftar yemeklerinin tertip ve tanzimi Başbakanlık Halkla İlişkiler görevlileri tarafından yapılır. Diyanet İşleri, İlahiyat Fakültesi mensuplarından kimlerin davet edileceğini bu görevliler tanzim eder. (7) Türkiye’mizde 30 Teşrinisani 1341 tarih ve 677 sayılı “Tekke ve zaviyelerle, türbelerin seddine dair kanun” la birlikte, yani 1925′ten bu tarafa 72 senedir tekke-zaviye ve türbeler kapatılmış, şeyhlik, meşayihlik, tarikat ve tarikate mensubiyet yasaklanmıştır. Hukukun genel kurallarına göre; “Tevehhüme itibar yoktur”. (9) Yukarki 5. maddede belirtildiği gibi söz konusu iftar daveti, Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarının daveti münasebetiyle yapılmıştır. Bu davete başta Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri YILMAZ olmak üzere Diyanet İşleri mensuplarından bir grup, İlahiyat Fakültesi’nden Dekan başta olmak üzere İlahiyat Profesörleri katılmışlardır.Diyanet İşleri mensubu olması dolayısıyla davet edilen zevata bu sıfatların dışında başka sıfatların izafe edilmesinin olayla hiçbir ilgisi yoktur.Davetin maksat ve gayesinin ve hasıl ettiği sonucu belirtmek bakımından, İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof.Dr.M.Sait YAZICIOĞLU’nun davette yaptığı konuşmanın önemi büyüktür: “Böyle bir ilgiyi ve beraberliği, her Ramazan’da beklerdik, ancak şimdi nasib oldu; bu gibi beraberliklerin demokrasinin gelişmesine katkı sağlayacağını;zira hangi kesimden olursa olsun,halkla seçilmişler arası diyaloğa ihtiyaç bulunduğunu.. belirtmek isterim” (10) Ramazan münasebetiyle çeşitli kurum ve kuruluşlar benzer ikramlarda bulunur. (11) Bugün artık hür dünya, her türlü taassuptan arınmış, toplumsal huzuru sağlamaya seferber olmuştur. Bu sebeple ulusal ve hatta uluslararası barışın sağlanabilmesi için her fırsat değerlendirilir olmuştur. Ulusların milli bayramları, özellikle de barış ve hoşgörü günü olan dini gün ve bayramlar barış için fırsat bilinmektedir. Nitekim Türkiye Gazetesi’nin Ek’te sunduğumuz resimli haberinde şu sözlere yer verilmiştir.“ABD’li milletvekili ve senatörler, İslâm toplumu temsilcileri ile birlikte iftar yaptı. Kongre binasındaki davete askerler de katıldı. ” (Ek:,Türkiye Gazetesi 8.2.1997). Yukarıki izahattan açıkça görüldüğü gibi:Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık adına halkla ilişkilerin geliştirilmesi maksadıyla verilmiş olan ve TBMM kararıyla laikliğe aykırı hiçbir yönünün bulunmadığı tebeyyün eden bir yemek davetinin gerçekle alakası olmayan yorumlarının, hukuki değer ifade etmeyeceği açıktır deniyor… 9. RP'NİN BOSNA YARDIMLARI ..Sözkonusu medya, Sedat Sertoğlu'nun kendisine misyon edindiği İzzetbegoviç aleyhtarı politikayı da sık sık uygulamaya koydu.Sırp vahşetinin en büyük mimarı olan Miloseviç ile uzun bir röportaj yapmış ve hem o gazete hem de onunla ortak olan özel televizyon, Miloseviç'in röportajda İzzetbegoviç hakkında yaptığı asılsız suçlamaları, hiçbir aleyhte yorum katmadan kamuoyuna uzun uzun duyurmuştu. Bu arada Bosna'daki "münafık", yani Fikret Abdiç de aynı çevrelerden destek buldu. 1993 yazında, yani Fikret Abdiç'in henüz İzzetbegoviç yönetimine karşı silahlı ayaklanma başlatmadığı sıralarda sözkonusu medyaya bir göz atıldığında, İzzetbegoviç'in "katı ve Sırplarla uzlaşmaz" (yani tavizsiz) tutumuna karşı, Abdiç'in "ılımlı ve uzlaşmaya yatkın" tavrının savunulduğu açıkça görülebiliyordu. Abdiç gerçekten de "uzlaşmacı" tavrını sürdürdü ve bir süre sonra Sırplarla uzlaşarak Bosna yönetimine karşı ayaklandı!... Sözkonusu "büyük" medyada bu dönemde bile Abdiç aleyhinde yorumlara rastlamak mümkün olmadı. Ne de olsa Abdiç, "İslamcı" İzzetbegoviç yönetimine karşı ayaklanmıştı... Aynı medya kesimleri, 1994 ortalarından sonra yeni bir malzeme daha ele geçirdiler; Refah Partisi'nin Bosna için topladığı yardım paralarının yerine ulaştırılmadığı iftirası. RP'lilerin bu konuda gösterdikleri belge ve şahitlere rağmen, medyanın malum kesimi bıkıp usanmadan aynı iftirayı kullanmaya devam etti. Bu konuda izledikleri yöntem de son derece ilginçti: Bosna-Hersekli bazı yetkililerle temas kuruyor ve onlardan "Refah kanalıyla bize ulaştırılan bir yardımın varlığından haberdar değilim" cevabını alıyorlardı. Sonra da bunu "RP yardımları yollamamış", "Bosna paralarını iç etmişler" gibi büyük manşetlerle kamuoyuna duyuruyorlardı. Oysa herkes biliyordu ki, Bosna-Hersek'te çok fazla cephe ve bu cephelerde çarpışan farklı birlikler vardı. RP'nin yolladığı paralar da bunların bir kısmına ulaşmış durumdaydı. Bu nedenle de bunların bazıları kendilerine sorulduğunda "bize böyle bir yardım gelmedi" diyorlardı. Ama bir kısmı RP'nin kendilerine yardım gönderdiğini doğruladılar ve bunu da Refah Partisi'nin düzenlediği bir basın toplantısında duyurdular. Daha sonra Aliya İzzetbegoviç'in bir temsilcisi de Refah yardımlarının yerine ulaştığını doğruladı. Refah'ın Bosna yardımlarının yerine ulaştığı, Cengiz Çandar tarafından da vurgulanmıştı. Çandar, gazetesinin de dahil olduğu "boyalı" basındaki RP yardımlarıyla ilgili saptırıcı propagandasının aksine,1995 Şubatında Bosna ile ilgili olarak yaptığı yazı dizisinde, Bosnalı yetkililerle yaptığı görüşmeleri aktarmış ve konu hakkında oldukça önemli bilgiler vermişti. Şöyle diyordu Çandar: Türkiye'den gelen her kişi ve her yardım, 'memnuniyet' konusu ve kim ne derse desin, bu konuda kimse Refah Partisi'nin eline kolay kolay su dökemez. (Eğitim, Kültür ve Bilim Bakanı) Enes Kariç'in yanından çıkarken, Konya'nın Refahlı Belediye Başkanı Halil Ürün ve beraberindekiler içeri giriyorlar. Zaten Konya'yı burada bilmeyen yok. Konya, Türkiye'nin toplamı kadar Bosna-Hersek'e nakdi ve ayni yardım yapmış... Refahlılar, gittikleri her yerde... 'Hızır Aleyhisselam' gibiydiler. 10 bin mark, 20 bin mark her an, herhangi bir yerde ve çok kez de önceden tasarlanmadan Bosnalıların eline tutuşturuluveriyordu. Örneğin karargahı 50 kilometre daha kuzeyde Jablanica'da olan 4. Kolordu'nun komutanıyla Mostar'da tümüyle tesadüfen karşılandı. Birlikte Jablanica'ya gidildi. Ve General'e cömert bir para yardımının makbuz karşılığında yapılması, orada derhal kararlaştırıldı ve uygulamaya sokuldu. Aynı durum, Hrasnica adlı Saraybosna banliyösünde, İgman dağını, bir başka deyimle yağmuru, tipiyi, buzları aşarak ulaştığımız vakit sözkonusu oldu. Bu kez, bir askeri yetkiliye değil, Hrasnica Belediye Başkanı'na nakdi yardım Alman Markı üzerinden yapıldı. Bu arada, Refah bağlantılı olarak Türkiye'de tanık sandalyesinde oturan Almanya merkezli 'IHH' adlı kuruluşun Bosna'da ne kadar bilindiğini ve IHH'lıların nasıl büyük bir feragat duygusuyla Bosna'ya yardım taşıdıklarını gözlerimle gördüm. Hatta Büyükelçimiz Şükrü Tufan dahi kendisine UNPROFOR'un çıkarttığı güçlüklerden söz ederken, IHH sayesinde güçlükleri aşabildiğini nakletti. Türkiye'de Bosna yardımları nedeniyle neredeyse sanık sandalyesine oturtulan bir kuruluş, Bosna'da neredeyse şeref kürsüsünde. Onların tanımadıkları Bosna yetkilisi asker veya sivil ve onları tanımayan Bosna yetkilisi yok. Esasen Bosna topraklarına o kadar girip çıkmışlar ki, yardımın nereye nasıl gidebileceğini çok iyi biliyorlar. Bosna yardımlarına ilk başlamış olan ve Refahlı olmayan bir kuruluş Dayanışma Vakfı; ama onlar da Refah'ın bu konudaki çabalarını teslim ediyorlar. Devletten tek bir beklentileri var: 'Yardımlar konusunda destekten vazgeçtik; gölge etmesinler başka ihsan istemeyiz'.106 Kısacası RP'nin bu konudaki dürüstlüğü ortadaydı. Ancak sözkonusu medyanın amacı gerçekleri ortaya çıkarmak değil, siyasi hedefler doğrultusunda yanıltıcı propaganda yapmaktı. Bu nedenle, ısrarla bu iftirayı sürdürdüler. Hem de RP Genel Başkanı Erbakan'ın dediği gibi "şerefsizce, haysiyetsizce ve utanmazca" http://www.harunyahya.org/kitap/YMD/YMD12b.html 10.Erbakan pkklı aşiretler destek verdi .Abd'ye teslimiyet suçlamaları-Çekiç Güç Seytan Üçgeni,Israil ABD ve Terör Çekiç Güç ülkeye adim attigi andan itibaren sürekli elestirildi. Yillar boyunca tüm muhalefet partileri bu gücün varligina karsi çiktilar. Basinda, televizyonlarda sürekli Çekiç Güç aleyhtari yazi yazildi. Çekiç Güç'ün terör örgütüne lojistik destek verdigi duyuruldu. Ama ilginçtir, Amerikalilar tüm bu suçlamalara karsin seslerini çikarmadilar. Çekiç Güç aleyhtarlarina karsi tek kelime etmediler. Biri hariç... Çekiç Güç hakkinda yapilan tüm yorumlarin yaninda, tek bir yorum vardi ki, Amerikalilari çileden çikartmisti. Yorumun sahibi, RP Genel Baskani Necmettin Erbakan'di. Erbakan'in yorumunu bu denli önemli kilan ve Amerikalilarin tepkisini çeken sey ise RP Genel Baskani'nin Çekiç Güç içinde yahudi askerler oldugunu söylemesi ve Çekiç Güç-Israil baglantisini kurmasiydi. Sözkonusu tepki, Turan Yavuz'un ABD'nin Kürt Karti adli kitabinin hemen basinda söyle anlatiliyordu: Ögleden sonra Washington'daki Türkiye Büyükelçiligi'nin numarasini çeviren Amerikali yetkili oldukça sinirliydi. Ankara'daki Büyükelçiliklerinden gelen bir kripto, sinirlerini germis ve adeta çatacak bir yer ariyormus gibi Türkiye Büyükelçiligi'ne ulasmaya çalisiyordu. Ankara'dan gönderilen bilgi, Refah Partisi Genel baskani Necmettin Erbakan 'in o günkü gazetelerde yer alan bir demeci ile ilgiliydi. Erbakan, Türkiye'nin güney.d.da konuslandirilan Çekiç Güç'e bagli ABD askerlerinin çogunun Musevi asilli oldugunu öne sürüyor ve bunu da Washington'in bölgedeki gizli emellerine bagliyordu. ABD Disisleri Bakanligi yetkilisi, ahizenin öbür ucundaki Türk diplomatina beklenmedik su öneriyi getiriyordu: 'Çekiç Güç'e dahil bir çok Amerikali asker var. Sayin Erbakan'a söyleyin, Çekiç Güç'e bagli bütün askerlerimizi incelesin. Içlerinde Musevi asilli tek bir asker bulursa, biz o askeri bir helikoptere bindirecegiz ve 10 bin metreden asagiya atacagiz...' Türk diplomat neye ugradigini sasirmisti. Daha dogrusu ne söyleyecegini bilemiyordu. Karsisindaki Amerikali yetkili, ayni ses tonuyla devam ederek Erbakan'a iletilmesini istedikleri öneriyi açikliyordu: 'Ancak Çekiç Güç'e bagli Amerikali askerler arasinda Musevi asilli bulamazsa, o zaman kendilerini bir helikoptere koyacagiz ve 10 bin metre asagiya atacagiz.22 Evet, Amerikalilar Çekiç Güç'ün Israil'le iliskilendirilmesine çok kizmislardi ve Erbakan'a karsi da böylesine küstah bir üslup kullanmaktan çekinmemislerdi. Anlasilan son derece "sakincali" bir yorumdu bu ve gözden kaçirilmak istenen bazi gerçekleri dile getiriyordu. Nitekim Erbakan'in söyledikleri de dogruydu. Turan Yavuz kitabin ayni sayfasinda, aslinda Çekiç Güç'e bagli ABD askerleri arasinda yahudi olanlarin var oldugunu, hatta Incirlik Üssü'nde Çekiç Güç komutasinda bulunan ABD askerleri arasinda adi "Israel" olan subaylarin bile bulundugunu belirtiyor. Çekiç Güç'ün sözkonusu Israil baglantisinin yaninda, bir de terör örgütüyle olan baglantisi vardi ki, son yillar içinde çokça konusuldu. Ancak bu konuda ortaya çikan bazi açik deliller, nedense bir çirpida unutturuldu. Çekiç Güce bagli helikopterler, ayrilikçi terör örgütüne yardim paketi atarken görüntülendi. Ama gazetelerde "Sok" gibi basliklarla haber olan bu konu bir çirpida unutuluverdi. Amerika lilarin"teröre karsi Türkiye'nin yaninda" olduklari seklindeki açiklamalari, nedense "ikna edici" bulundu. Erbakan Hoca çekiç gücü değil pkk lı aşiretlere destek. Evet, başından beri Refah, Çekiç Güce karşıydı ve bunda haklıydı. Çünkü, Çekiç Güç, Kuzey Irak bir Kürdistan kurdurmak ve ileride Türkiye'nin sınır bölgesini de içine katmak için gelmişti... Çünkü Çekiç Güç, PKK'ya destek sağlamak için gelmişti. Çünkü Çekiç Güç, Türkiye'yi İran ve Suriye gibi komşularıyla kapıştırmak ve bölgeyi karıştırmak için gelmişti!Erbakan'ın bunlar ın hiçbirisine asla müsaade etmeyeceğini bildikleri içindir ki, Refah'ın 1. parti olark çıktığı seçimlerin hemen arkasından,Çekiç Gücün önemli ağırlıklarını zaten Ürdün'e taşıma yı düşünmüşlerdi. Diğer önemli bir karargâhı ise bilindiği gibi Kuzey Irak'taki Zaho' daydı. Türkiye'de bulunan ve aslında stratejik bir önemi de kalmayan "Çekiç Güç" ise, Erbakan hükümeti ve ülkemiz aleyhine bir şantaj unsuru olarak kullanılmak isteniyordu ve özellikle o tarihte 5 ay sonra seçime katılacak olan Clinton tarafından bir prestij konusuydu..."Çekiç Güce hayır" denilmesi halinde Amerika, İngiltere ve Fransa’ya, parasını peşin verdiğimiz firkateynlerin, füzelerin ve bazı önemli teknolojik gereçlerin gönderilmemesi ve ekonomik ambargoya bahane edilmesi, yüksek bir ihtimal olarak görülüyordu.Ayrıca Clinton, Ortadoğu politikasından yara almamış olarak seçime gitmek istiyordu.İşte bu gelişmeleri çok iyi takip eden ve değerlendiren Erbakan Hoca bu maksatla ÇekiçGüç meselesini pazarlık konusu yapmayı düşündü ve başardı.Hür ve haysiyetli bir politika pazarlık sonucu, Türkiye'ye askerî, ekonomik ve siyasî yönden büyük yararlar ve avantajlar sağlayan tam 12 maddelik şartları Amerika kabullenmek zorunda kaldı. 1- Kuzey Irak'taki Zaho ve Artuş kampları kapatılacaktı. Bu kamplar, sözde BM denetiminde gösterilmesine rağmen fiilen PKK'nın emrinde birer anarşi merkezleriydi. 2- Çekiç Güç, hiç bir suret ve şekilde PKK'ya destek sağlamayacaktı. Zira daha önce, mesela ordumuzun Kuzey Irak'taki PKK kamplarına yapacağı hareketleri, Çekiç Güç önceden onlara bildiriyor ve kaçmalarını sağlıyordu... Ayrıca bu tür lojistik ve stratejik destekler dışında fiilen yiyecek, giyecek malzemeleri ve mühimmat sağladığı biliniyordu. 3- Çekiç Güce bağlı jetler, günde 50-60 sefer alçak ve uzun mesafeli uçuşlar yaparak, hem bölgede huzursuzluk kaynağı oluyor ve hem de özellikle İran’la aramızın açılmasına neden oluyordu. Bundan böyle, sabah ve akşam birer sefer dışında, bütün uçuşlar kaldırılacaktı. 4- Çekiç Güce ve sivil yardım örgütlerine ait araçlar, çantalar ve sandıklar Türkiye tarafın dan açılacak ve kontrole tabi tutulacaktı. Halbuki bugüne kadar buna müsaade edilmiyor du ve ilaç ve gıda yardımı adı altında PKK’ya silah ve mühimmat taşındığı söyleniyordu. 5- Kuzey Irak'ta, Çekiç Güç dışında "Sivil ve gönüllü yardım kuruluşları" adı altında, Türkiye aleyhinde faaliyet yapan bütün kişi ve grupların yıkıcı ve bölücü davranışlarından Çekiç Güç sorumlu tutulacak ve bunlardan Türkiye'nin istemedikleri bölgedençıkarılacaktı. 6- Irak'ın toprak bütünlüğü kesinlikle korunacak ve bir "Kürdistan" oluşumuna asla göz yumulmayacak. Irak'taki sadece Kürt'lere değil, Türkmenlere de sahip çıkılacaktı. 7- Irak'a uygulanan ambargo kaldırılacak. Ürdün-Irak örneği sınır ticareti başlatılacaktı. 8- Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı derhal açılacak ve Türkiye'ye en az 200 bin varil petrol verilecek.Bu iki kalemden Türkiye en az 1,5 milyar dolarlık bir kazanç sağlayacaktı. 9- Türkiye, savaş ve ambargodan dolayı uğradığı zararlara karşılık tazminat alacaktı. 10- Zaho'daki BM kampına,ABD,İngiltere, Fransa yetkilileri sayısınca Türk subay ve uzman ları gönderip Çekiç Güç faaliyetleri kontrol altına alınacak ve Türkiye’ye rapor sunulacaktı. 11- Türkiye'ye daha önce satılan, ama kasıtlı olarak teslimi yapılmayan firkateyn, füze ve diğer teknolojik malzemeler, derhal gönderilmeye başlanacaktı. Ayrıca taahhüt edilen askeri yardımlar da aksatılmayacaktı.12- Bu şartlara riayet edilmediği takdirde, Türkiye Bakanlar Kurulu kararıyla, Çekiç Gücün faaliyetlerini istediği anda durduracaktı. İşte ülkemiz için çok önemli ve öncelikli tavizler sayılan bu maddelerin hepsi ABD tarafından resmen kabul edilmiş, Türkiye'ye bu konularda güvence verildiği Beyaz Saray tarafından da bizzat deklare edilmiştir.Bu deklarasyonda "Amerika'nın Irak'ın toprak bütünlüğüne sahip çıkacağı, PKK ile mücadelesinde Türkiye'nin yanında olacağı, Türkiye'nin ambargo yüzünden uğradığı zararlarının karşılanacağı" açıkça belirtilmiştir.Dış basında "Erbakan'ın siyasi ve diplomasi zaferi" olarak değerlendirilen bu gelişmeler, daha o günden hayırlı meyvelerini vermeye başlamıştır.Çekiç Güce ait savaş uçaklarının alçak ve uzun uçuşlarının sınırlandırılmasına ve bölgenin parçalanma endişesinin ortadan kaldırılmasına özellikle sevinen İran, Türkiye ile ön görüşmeleri yapılan doğal gaz anlaşmasını hızlandırmış ve Türkiye'yi hem Rusya'ya bağımlı kılmaktan, hem de milyarlarca dolar fazla para akıtmaktan kurtararak bu tarihi ve talihli anlaşma gerçekleşmiştir.Irak'ta ticaretin yeniden başlatılması yolundaki isteklerimizin kabul ettirilmesi daha o günden, başta hububat ve sebze meyve ihracatçılarını sevindirmiş ve harekete geçirmiş olup, Mersin Limanı ve Güneydoğu karayollarında farkedilir bir canlanma başlamıştır.Velhasıl "Genel, sürekli ve önemli büyük menfaatlere kavuşmak için, özel, geçici ve küçük tavizleri göze almak" hem mecellede yer alan bir islamî hukuk kuralıdır, hemde çaplı siya silerin başarabileceği bir olaydır.Erbakan Hoca, bu davranışıyla, aslında daha önceki söz lerinden dönmemiş, tam aksine o sözlerini bizzat yerine getirmiştir.Çünkü Hoca"Çekiç Güç mutlaka gidecek!"derken,Çekiç Gücün zararlarından ülkenin kurtarılacağını ifade etmek istiyordu. Ve işte bu 12 maddelik şartı kabul ettirmekle, o gün söylediklerini hem fiilen gerçekleştirmiş oldu... Ve hatta Çekiç Gücü pek çok yararlı neticelere mecbur hale soktu!.Üstelik olayları ve oluşumları, sonuçları itibariyle değerlendirmek, bunun için de bir müddet sabretmek ve seyretmek gerekir. Zira "akıl, bir işin sonunu düşünmektir". Ve işte bundan 4 ay sonra Çekiç Güç bölgemizden bütünüyle çekip gitmiştir http://www.harunyahya.org/KITAP/mill...strateji5.html 11.Erbakan Doğu ziyaretleri İslambirliği söylemleri Bu noktada, baştan beridir açıklamaya çalıştığımız akıl ve psikoloji faktörlerine dayanarak, "tavizsiz dış politika" kavramı üzerinde durabiliriz. ...Ancak Refah Partisi'nin iktidara gelmesinden bir kaç hafta sonra yapılan Çekiç Güç oylaması öncesinde, ABD, Ankara'nın yıllardır kulak tıkadığı bu haklı taleplerine bu kez tepki göstermedi ve Irak'la ticareti mümkün kılan BM karanın uygulamaya konmasını kabul etti. (Ancak Saddam'ın Talabani'ye karşı Barzani'ye destek olmak amacıyla Kuzey Irak'a girmesi ve ABD'nin de Irak'ı yeniden vurması yüzünden bu uygulama ertelenmiş bulunuyor.) Dahası, Çekiç Güç'ün süresinin uzaması için, Türk tarafınca daha önceleri istenen fakat geri çevirdiği bazı "Çekiç Güç düzenlemeleri"ne onay verdi ve Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'ne öncülük etmeyeceğini deklare ederek taahhüt altına girdi. Ne değişmişti? Türkiye "teknik" olarak aynı Türkiye'ydi. Ama yeni hükümet, kendisini ABD'ye "göbek bağı" ile bağlanmış bir hükümet olarak görmüyordu ve ABD bu tür bir taviz vermeseydi, ilişkiyi "inceldiği yerden koparma" alternatifini düşünebilirdi. ABD, eskiden psikolojik yönden bağımlı bir Türkiye ile karşılaşıyordu. Ankara'dan bir talep geldiği ve kendisi bunu reddettiğinde, ikinci bir ses çıkmayacağına emindi. Türkiye'nin ABD'nin yaptırımlarını "eli mahkum" kabul edeceğini, Ankara'nın hemen her zaman "çantada keklik" olduğunu düşünüyordu. Ancak RP iktidarının yarattığı psikolojik farklılık, Washington'da "Ankara'nın kafasını kızdırmama" düşüncesinin etkili olmasıyla sonuçlandı. Nitekim kısa bir süre sonra Başbakan Necmettin Erbakan'ın; İran, Pakistan, Malezya, Endonezya ve Singapur'u kapsayan Müslüman ağırlıklı "Doğu seferi", Türkiye'nin önüne Asya-Pasifik ekseni üzerinden yeni bir dış politika yönü ve vizyonu açmakla, ABD'ye Türkiye'nin seçeneklerinin çok yönlü olduğunu açıkça gösterdi. http://www.harunyahya.org/KITAP/mill...strateji2.html 12.”Başörtülülere bütün rektörler selam duracak” Muhterem Erbakan Hoca, “Başörtülülere bütün rektörler selam duracak” dememiş, sadece “Başörtülü öğrencilere kanunlara aykırı olarak haksızlık eden, onların eğitim haklarını kanunlara aykırı olarak kısıtlayan rektörler, (yaptıkları yanlışın bir anlamda telafisi amacıyla), mağdur duruma düşürdükleri öğrencilere selam duracak” demişti; Kartel medyası cibiliyetinin gereğini yapmış, cümlenin başını sonunu kesip, Erbakan’ın sözlerini çarpıtarak, sanki başörtülülere bir ayrıcalık tanınıp, durup dururken rektörler, örtülülere selam duracakmış gibi seviyesiz bir isnatta bulunmuşlar, mütedeyyin kesimden birçok kişi de bu propagandaya kapılıp, Erbakan’a eleştiriler yöneltmişlerdi. 13.Tatlımı olacak,kanlımı olacak Halk karar verecek Hz. Ali’nin buyurduğu gibi "Susulacak yerde konuşmak ahmaklık, konuşulacak yerde susmak ise korkaklıktır"neyi,nerede ve nasıl konuşacağını çok iyi bilen yiğitler vardır... "Attığı taş kurbağayı ürkütmeyen" cinsten, her gün yüzlerce kuru sıkı laf yapan, ama ucuz kahramanlık rolleri bilindiği için, güç merkezlerince hesaba bile katılmayan boşboğazlara karşılık, bir Meclis Grup toplantısında söylediği sözler batılların beyninde bomba misali patlayan, Erbakan gibi dava erleri vardır! "Refah her halde iktidara gelecektir!Adil Düzene mutlaka geçile-cektir!Bu kesin şarttır!.. Ancak bu geçiş yumuşak mı olacak, sert mi olacak!Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak?.. İşte buna 60 milyon karar verecektir.!"Evet bu sözler hem bir izzettir Hem cesarettir! Erbakan Hocanın, şeytanları şaşırtan ama müminleri ferahlandıran bu sözleri: Refah Partisinin, milletimizin hür iradesi ve özgür tercihi ile kazandığı seçim zaferlerini hazmedemeyip, askeri darbe çığırtkanlığı ya
|
Yorumlar (
yok
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
17/4/2007
Bulundugu yer:
Genel Bilgiler
Şimdi gelelim sayın Adnan Oktar Hakkındaki iftiralara :
1.İlk Karalama Kampanyası ve Akıl Hastanesinde İşkence
Adnan Oktar'ın Darwinizm, materyalizm ve ateizm aleyhine yürüttüğü fikri çalışmalar bir süre sonra daha geniş çevrelerden de tepki almaya başladı. Sayın Oktar'ın milli ve mukaddesatçı çalışmalarından rahatsız olan bazı çevrelerin etkisiyle, aleyhinde büyük bir komplo kuruldu. Bu komplo, Adnan Oktar'ın büyük yankılar uyandıran Yahudilik ve Masonluk adlı eserini yazıp yayınladığı günlere denk gelmektedir. 1986’nın yazında Adnan Oktar, “Türk Milletindenim, İbrahim ümmetindenim.” sözlerinden ötürü tutuklandı. Bu ifade bir gazetede yayınlanan bir röportajda yer almıştı. Aynı dönemde çeşitli yayın organlarında, yukarıda ifade edilen çevrelerin etkisiyle, birtakım yanlış haberler, mesnetsiz bilgiler ve iftiralar yer almaya başladı. Adnan Oktar önce tutuklandı ve cezaevine kondu. Sonra Bakırköy Akıl Hastanesi’ne nakledildi ve akıl sağlığı yerinde olmadığı iddiasıyla müşahade altına alındı. Hastanede, en tehlikeli hastaların bulunduğu "14A" koğuşunda tutuldu. 14A koğuşuna birkaç kilitli demir kapıdan geçilerek gidiliyordu. İçerisi oldukça bakımsız, izbe ve pisti. Bu ağır hastaların arasında cinayet çok sıradan bir olay olarak görülüyordu. İşte böyle bir ortamda Adnan Oktar, 6 hafta yatağına ayak bileklerinden zincirlendi. Şuur bulandıran ilaçlar kendisine zorla verildi. Bu arada, onu ziyaret etme ve görme imkanı bulan genç arkadaşları onun bu dönemde de kararlılığını ve şevkini hiç kaybetmediğine şahit oldular. Onları İslam ahlakına davet edeceği düşünülerek, doktora öğrencilerini, hemşireleri ve hatta doktorları bile görmesine izin verilmiyordu. Bir süre sonra ailesi, yakınları ve arkadaşlarıyla da görüşmesi yasaklandı. Hatta, telefon görüşmesi bile yapmasına müsaade edilmiyordu. Faaliyetlerini durdurmadığı takdirde hayatı boyunca hastanede kalacağına dair tehdit edildi. Bazı kesimlerden Yahudilik ve Masonluk kitabını basmaktan vazgeçmesi için yoğun baskılar gelmeye başladı. Eğer kitabı basmaktan vazgeçerse, hemen hastaneden çıkabileceği, yaşamının bundan sonrasını refah içinde geçirebileceği gibi teklifler geldi. Kitabın tüm dosyalarını vermesi karşılığında, büyük maddi imkanlar teklif edildi. Ancak, kendisi tüm bu teklifleri geri çevirdi, baskı ve tehditlerden yılmadı. Tam tersine bu yaşadıkları, onun kararlılığını daha da arttırdı. Oktar hapishanede ve akıl hastanesinde toplam 19 ay tutuldu ve sonra savcılığın, "ifadelerinde suç unsuru bulunmadığını" belirtmesiyle beraat etti ve mahkemece serbest bırakıldı.
2. Kokain Komplosu
1991’in ortalarında yaptığı kültürel çalışmalardan rahatsız olan birtakım çevrelerin etkisiyle, Adnan Oktar yeni bir komployla karşı karşıya kaldı. Bu dönemde kendisi, masonluk tarihi ve dünya masonluğunun örgütlenmesiyle ilgili son derece önemli bir kitap çalışması yapıyordu. Oktar'ın annesiyle birlikte yaşadığı Ortaköy'deki evine gelerek arama yapan polisler, yaklaşık iki bin kitaptan oluşan kütüphanede, ellerini attıkları ilk kitabın içinde bir paket kokain buldular. Bu olaydan hemen sonra, o günlerde İzmir’de birkaç arkadaşıyla birlikte olan Adnan Oktar tutuklandı. Daha sonra, 62 saat boyunca alıkonulduğu İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne nakledildi. 62 saat sonunda kokain testi için Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Sonuçlar gerçekten oldukça ilginçti! Adnan Oktar’ın kanında kokainin bir yan ürününün çok yüksek miktarlarda bulunduğu açıklandı. Ancak daha sonra ortaya konulan delillerin tümü, bu iftiranın sadece bir komplo olduğunu kanıtladı. Öncelikle Adnan Oktar’ın evinde bulunduğu iddia edilen kokainin komplonun bir parçası olduğu ortaya çıktı. Bu komplodan kısa bir süre önce Adnan Oktar kendisine karşı gizli bir planın kurulmaya başlandığını hissetmiş ve Ortaköy’deki evinden ayrılmıştı. Sonra annesini arayıp kendisine karşı bir komplo kurulmasının muhtemel olduğunu söylemiş ve annesinden şahit olmaları için birkaç kişiyle birlikte evi temizleyip kontrol etmesini istemişti. Bunun üzerine Adnan Oktar’ın annesi Mediha Oktar komşularından birini ve kapıcılarını çağırmış ve hep beraber evi iyice temizleyip kitaplıktaki kitapların teker teker tozunu almışlardı. Adnan Oktar’ın bu temizlikten sonra eve hiç gitmediği gerçeğine rağmen, 16 polis memuru eve operasyon düzenlemiş ve eve girer girmez kitapların arasında “bir paket kokain” bulmuştu. Mediha Hanım'ın komşusu ve kapıcısı, olaydan sonra "Adnan Oktar'ın kütüphanesini hep beraber detaylıca temizledik, orada böyle bir paket yoktu" diye noter tasdikli bir ifade vermişlerdir. Kokain komplosunun ikinci aşaması, yani Adnan Oktar'ın kanında çıkartılan kokain yan maddesi konusu da, bilimsel ve adli delillerle çürütülmüştür. Adnan Oktar emniyette 62 saat kalmış, tahlil bundan sonra yapılmıştı. Ancak kokainin kandaki yan maddesine bakılarak, kaç saat önce ne kadar kokain alınmış olduğu bilimsel olarak hesaplanabiliyordu. Adnan Oktar'ın kanında çıkartılan kokain dozu ise, 62 saat önceden alınmış olsa, Adnan Oktar'ın ölümüne neden olacak kadar yüksek bir dozdu. Bu durum, kokainin Adnan Oktar'ın vücuduna, 62 saatten çok daha kısa bir süre önce, yani gözaltında bulunduğu sırada girdiğini gösteriyordu. Yani kokain, Adnan Oktar'a gözaltındayken,yemeğinekarıştırılmaksuretiyleverilmişti.
Bu gerçek, aralarında Scotland Yard'ın da bulunduğu 30'a yakın uluslararası adli tıp kurumu tarafından teyit edildi. Hepsinin de, incelemeleri için kendilerine gönderilen dosya hakkındaki ortak cevabı şöyleydi: Kokain Adnan Oktar'a göz altındayken yemeğine karıştırılarak verilmiştir. Olay komplodur. Daha sonra Türk Adli Tıp Kurumu da kokainin gözaltında yemeğine karıştırılmak suretiyle verildiğini teyid etti ve Adnan Oktar mahkemede beraat ederek aklandı. 3.Mankenlerle basıldı ebru şimşek Davası santaj çete suçlamaları- TANTAN SAÇAN İŞBİRLİĞİ vb.zeri iddia ve iftiralar.. Gerçi tüm gazetelerde tam sayfa ilanlarla bu söylenenlerin iftira olduğu yayınlandı lakin hala bu şerefsizce iddiayı yalan olduğunu bile bile gündemde tutanlara cevaben .. http://www.ebrusimsekecevap.com/index.php http://www.bilimarastirmavakfi.org/basin...17aralik05.html http://www.millidegerlerikorumavakfi.org/20delil.html http://www.bav-savunma.org/belgeler.htm http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=127230 http://www.bav-savunma.org/belgeler/yeni...es/beraat_3.jpg KAMUOYUNA ÖNEMLİ DUYURU! BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI DAVASINDA TOPLANAN DELİLLER BAV MENSUPLARINI AKLAMIŞTIR
Kamuoyunda “Bilim Araştırma Vakfı Davası” olarak bilinen ve aralarında BAV Fahri Başkanı Sayın Adnan Oktar’ın da bulunduğu 35 kişinin yargılandığı dava, 11.01.2000 tarihinde İstanbul 1. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başlamış ve 24.11.2005 tarihinde İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde zamanaşımı kararıyla sonuçlanmıştır.
BAV Davası’nın zamanaşımı nedeniyle düşmesi bazı çevreler tarafından “BAV mensuplarının cezadan kurtulması” olarak yorumlanmıştır. Oysa gerçek bundan çok farklıdır.
Gerçek, BAV Davası’nın 6 yıllık sürecinde, davaya dayanak yapılan iddiaların istisnasız tümünün çürütülmüş olduğu ve davanın bir beraat kararıyla sonuçlanma noktasına gelmiş olduğudur. Beraat kararıyla sonuçlanması beklenen bir davanın düşmesi, takdir edileceği üzere, o davada yargılanan kişiler açısından bir “kurtulma” değil, “BERAAT KARARIYLA AKLANMA İMKANININ KAYBI”dır. Aşağıda bir kısmını sıralayacağımız somut deliller, bu davada yargılanan kişilerin masumiyetini kanıtlamaya fazlasıyla yeterlidir.
1. DELİL:Davada toplanan deliller, davanın en önemli tanığı olarak gösterilen Ebru Şimşek’in gerçekleri gizlediğini, çarpıttığını ve davanın sanıklarına iftirada bulunduğunu belgelemiştir. Bu nedenle Ebru Şimşek aleyhinde başta İstanbul C. Başsavcılığı olmak üzere çeşitli savcılıklarca İFTİRA SUÇUNDAN açılmış ve halen devam eden 8 AYRI CEZA DAVASI bulunmaktadır.
2. DELİL: Resmi bilirkişi raporu, Ebru Şimşek’in mahkeme önünde gerçek dışı iddialar ortaya attığını ispatlamıştır. Ebru Şimşek, mahkemede, dava konusu görüntülerinin BAV mensuplarından birinin İstinye’deki evinde çekildiğini öne sürmüş ve bu evi polise de göstermiştir. Ne var ki, mahkeme tarafından görevlendirilen bilirkişi tarafından hazırlanan 18.10.2004 tarihli rapor, GÖRÜNTÜLERDEKİ EVİN İSTİNYE’DEKİ EV OLMADIĞINI, dolayısıyla olayın BAV mensupları ile ilgisinin olmadığını tartışmasız biçimde ortaya çıkarmıştır.
3. DELİL: Ebru Şimşek’in görüntülerindeki gerçek ev ile iftira ettiği (İstinye’deki) evin MİMARİ SİSTEMLERİ TAMAMEN FARKLIDIR. Ebru Şimşek’in 10 seneden beri yargıdan, basından, kamuoyundan gizlediği gerçek evin tüm duvarlarında kolon ve kirişler vardır. Oysa, iftira ettiği İstinye’deki evin duvarları ve tavanları düzdür, hiçbir kolon veya kiriş bulunmamaktadır. Görüntüdeki ev ile gösterdiği ev apayrı binalardır.
4. DELİL: Deliller toplandığında, Ebru Şimşek’in tehdit ve şantaj iddialarının da gerçekdışı olduğu kesinleşmiştir. Bu konuda bilirkişi raporu hazırlayan İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilimdalı Başkanlığı Ebru Şimşek’in görüntülerini incelemiş ve bu kişinin “bana silah tehdidi yapıldı”, “bana uyuşturucu hap verildi”, “ben rol yaptım” gibi iddialarının gerçekdışı olduğunu tespit etmiştir.
5. DELİL:Ebru Şimşek’in malum görüntüleri 1994 yılında yayınlandığında “bunu BAV Camiası mensuplarının üzerine atalım” aklını veren kişi, tanık olarak mahkeme önünde her şeyi itiraf etmiştir. O dönem Ebru Şimşek’le aynı evi paylaşan Filiz Karataş isimli tanık, Ebru Şimşek’in görüntülerindeki olayla BAV Camiası mensuplarının hiçbir ilgilerinin bulunmadığını, BU İDDİAYI BİRLİKTE UYDURDUKLARINI açıklamıştır.
6. DELİL: Şikayetini sürdüren diğer kişi olan Fatih Altaylı’nın “sanıklar bana hakaret içeren fakslar gönderdiler” iddiasının gerçekdışı olduğu, Kartal 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararı, İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararı ve İstanbul Üniversitesi’nin bilirkişi raporuyla anlaşılmıştır.
7. DELİL: DYP Genel Başkanı Sayın Mehmet Ağar ile Genel Başkan Yardımcısı Sayın Celal Adan, deliller toplandığında bu davada yargılanan kişilerin kendilerine karşı hukuka aykırı bir davranışlarının bulunmadığına KESİN KANAATLERİNİN GELDİĞİNİ ifade ederek şikayetlerini geri çekmişlerdir.
8. DELİL: İddianamede isimleri bulunan diğer kişilerin tümü, 1999 operasyonunda gözaltına alınan hanımların anne ve babalarıdır. “Eğer şikayetçi olmazsanız kızınızı bir daha göremezsiniz” diyerek korkutulup şikayetçi olmaya zorlanan kişilerdir. Bu kişiler, evlatlarına kavuştuklarında, savcılığa ve mahkemeye başvurarak, kimseden şikayetlerinin bulunmadığını ifade etmişlerdir.
9. DELİL: Maliye Bakanlığı’nın denetim birimi olan Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) bu dava kapsamında yargılanan kişilerin tümünün mal varlıklarını, şirketlerini, gelirlerini incelemiş, hiçbir suç unsuruna rastlamamış, bu gerçeği belgelendiren 3 AYRI RAPORU dosyaya sunmuştur. Nitekim mahkeme, gözaltına alınan kişilerden zaptedilen tüm eşyaları, paraları, araçları, gayrimenkulleri sahiplerine iade etmiştir.
10. DELİL: İddianamede şantaj iddialarına dayanak yapılan ve tutanaklarda “gizli kamera” olarak isimlendirilen eşyaların SIRADAN BAHÇE KAMERALARI olduğu çeşitli üniversitelerin bilirkişi raporlarıyla ortaya çıkmıştır.
11. DELİL:Hayal mahsulü şantaj iddialarının hiçbir delili ya da dayanağı yoktur. Bu tür iddiaların kanıtı olarak basın mensuplarına teşhir edilen ve “şantaj kaseti” olarak gösterilmeye çalışılan CD’lerin SIRADAN BELGESEL FİLMLER olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca basında kendilerine şantaj yapıldığı iddia edilen isimler, hem şantaj iddialarını hem de görüntülerinin çekildiği iddialarını her aşamada reddetmişlerdir.
12.DELİL: İddianamede sözde suç delili olarak zikredilen ve tutanaklarda yasadışı bir eşya havası verilmek için “disket silici” olarak isimlendirilen elektronik eşyanın, her bilgisayarda kullanılan ve bilgisayara disket takmaya yarayan SIRADAN DİSKET SÜRÜCÜSÜ olduğu ortaya çıkmıştır.
13. DELİL: İddianameye dayanak yapılan sahte emniyet ifadelerinin ve emniyet tutanaklarının yasadışı olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu sahte tutanakları düzenleyen emniyet görevlileri İŞKENCE SUÇUNDAN MESLEKTEN İHRAÇ EDİLMİŞLER, bazıları hüküm giyerek cezaevine girmiştir.
14. DELİL: İddianamede “Maddi Sömürü Düzeni” başlığı altında ortaya atılan iddiaların da tamamen asılsız ve hayal mahsulü olduğu ortaya çıkmıştır. Haksız çıkar iddialarına dayanak gibi gösterilmeye çalışılan birtakım gayrimenkul satışlarının ya hiç gerçekleşmediği, ya da bunları satanların gelirlerini kendilerinin kullandığı bizzat ilgilisi durumundaki tanıkların beyanlarıyla tespit edilmiştir.
15. DELİL: BAV Davası iddianamesinde yer alan suçlamalar diğer mahkemelerde defalarca takipsizlik almıştır. Savcılıklar tarafından söz konusu iddialar incelenerek verilmiş olan bu TAKiPSiZLiK KARARLARI, Ağır Ceza Mahkemelerince verilen itirazın reddi kararlarıyla KESİNLEŞMİŞTİR.
16. DELİL: Bu davada yargılanan kişilerin güya bir kişiye kitap tercümesi yaptırdıkları ve ücret ödemedikleri iddia edilmiştir. Bu iddianın muhatabı olan Fulya Vanioğlu isimli tanık mahkeme önünde KİMSENİN KENDİSİNİN EMEĞİNİ SÖMÜRMEDİĞİNİ, iddianın asılsız olduğunu açıkça anlatmıştır.
17. DELİL: Dava dosyasına “sanıkların telefon görüşmeleri” diye aktarılan tutanakların hiçbirinin davada yargılanan kişilere ait olmadığı, sanıklarla uzaktan yakından alakası bulunmayan, kim olduğu belli olmayan kişilerin oluşturduğu hayali konuşmalar olduğu ve hepsinden öte bu tutanakların yasadışı nitelik taşıdığı ortaya çıkmıştır. Nitekim mahkeme dosyalarında BU TARZ BİR BANT KAYDI YOKTUR.
18. DELİL: Sayın Adnan Oktar’ın Harun Yahya müstear adıyla kaleme aldığı eserleriyle ilgili İTHAMLARIN BİLİMDIŞI VE GERÇEKDIŞI OLDUĞU, İlahiyat Fakülteleri’nin öğretim görevlileri tarafından bu eserler hakkında düzenlenen bilirkişi raporlarıyla belgelenmiştir.
19. DELİL: Davada yargılanan kişilerin Babuna Kampanyası kanalıyla haksız gelir temin ettikleri şeklindeki iddianın mesnetsiz olduğu, BAV Camiası’nın bu kampanyayla ilgisinin bulunmadığı ve söz konusu kampanyada herhangi bir usulsüzlük bulunmadığı 5 AYRI YARGI KARARIYLA kesinlik kazanmıştır.
20. DELİL: Davada yargılanan kişilere ait şirketlerin tüm defterleri, kazançları, gelirleri, hesapları en ince ayrıntısına kadar incelenmiştir. Bu incelemelerin tümü usulsüz kazanç iddialarını çürüten resmi raporlara dönüşmüştür.
Bunların dışında da, bu davada yargılanan kişileri AKLAYAN pek çok belge, delil ve tanık anlatımı dava dosyasına girmiştir. TOPLAM SAYILARI 250’Yİ BULAN bu kanıtlar, BAV Davasında yargılanan kişilerin MASUM OLDUKLARINI VE BİR İFTİRAYA MARUZ KALDIKLARINI belgelemiştir. Dolayısıyla, BAV Davası’nda verilen zamanaşımı kararının davada yargılanan kişileri “kurtardığı” şeklindeki iddialar, dosyanın içeriğini hiç bilmeyen ya da bilmesine rağmen çarpıtan kişiler tarafından ortaya atılmaktadır. Kamuoyunun bilgilerine saygıyla sunulur. Altuğ M. Berker 4.MASONLARIN KOMPLOLARI Yıllar boyunca kendilerini bir 'hayır kurumu' olarak tanıtan masonların en rahatsız oldukları konulardan birisi, gerçek yüzlerinin açığa çıkarılması, gizli faaliyetlerinin deşifre edilmesidir. Dünyanın pek çok ülkesinde, bu yönde faaliyet yapan kişiler masonlar tarafından engellenmiş, bir şekilde faaliyetleri durdurulmuştur. İtalya'da P2 mason locasının açığa çıkmasının ardından, bu konuyu soruşturan savcıların, emniyet görevlerinin birer birer faili meçhul bir şekilde öldürülmeleri bu durumun yakın tarihten çarpıcı bir örneğidir. Ülkemizde ise, masonların iç yüzlerini açığa çıkaran çalışmaların başında Harun Yahya serisine ait eserler gelmektedir. 80'li yıllarda yayınlanan "Yahudilik ve Masonluk" isimli eser, bu alandaki en önemli kaynak kitaplardan biri olmuş ve halkımızın masonluk konusunda bilinçlenmesine büyük katkıda bulunmuştur. Bu eser, Adnan Oktar'ın hayatında da önemli bir dönüm noktasını teşkil etmektedir. O güne kadar toplum içinde son derece gizli bir biçimde faaliyet gösteren masonluk örgütü, bu kitapta tüm karanlık yönleriyle gözler önüne seriliyordu. Kitapta, masonluğa kimlerin üye olduğu, üyelerin teşkilattaki konumları, devlet kademelerindeki, üst düzey mevkilerdeki masonların isimleri, masonik şirket ve kuruluşların listeleri, masonların ülke çapında ele geçirdikleri ekonomik ve siyasi güç kendi belge ve dokümanlarından ortaya konuluyordu. Aynı zamanda, masonluğun gizli bir tür tarikat olduğu yine belgelerle açıklanıyordu. Masonluğun faaliyetlerinin, amaçlarının, organizasyon yapısının, hiyerarşisinin, sembollerinin ve ritüellerinin ifşa edildiği kitapta, masonluğun, Siyonizm, Muharref Tevrat ve Kabala ile olan doğrudan bağlantısı da açıkça ortaya konmaktaydı. Bu eserin yayınlanması ile birlikte, masonlar ve onların gizli uzantıları Adnan Oktar aleyhinde çeşitli komploları hayat geçirmeye başladılar. İlk başta aracılar vasıtasıyla Yahudilik ve Masonluk kitabının baskısının durdurulması için yüklü paralar teklif edildi. Olumsuz yanıt alınınca sıra tehditlere geldi. Bu da etkili olmayınca Adnan Oktar, suni bir gerekçe ile tutuklandı. Gerekçe olarak bir gazete röportajında yer alan "İbrahim milletinden, Türk kavmindenim" sözü gösterildi. Sahte raporlar, asılsız haberler, iftiralar, hakaretler bir kısım basında ardı ardına yayınlanmaya başladı. Sayın Adnan Oktar 19 ay tutuklu kaldıktan sonra, tutuklanmasına neden olan savcının bizzat, bu ifadelerin suç teşkil etmediğini beyan etmesiyle mahkeme tarafından beraat ettirildi. 1986 Yılındaki Komplo Ancak bu 19 ay sırasında masonlar Adnan Oktar'ın çalışmalarını engellemek için var güçleri ile çalışmaya devam ettiler. Örneğin, Sayın Oktar'a "Yahudilik ve Masonluk" kitabının basılmaması karşılığında yüklü bir para ve "her türlü kolaylık" vaadinde bulundular. Adnan Oktar ise bu teklifi reddetti. Yahudilik ve Masonluk kitabı herşeye rağmen yayınlandı ve büyük yankı uyandırdı. Bu durum karşısında masonlar yeni bir yola başvurdular ve Adnan Oktar tutukluluğunun 9. ayında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne yatırıldı. 10 ay boyunca burada tutulan Sayın Oktar, pek çok haksız uygulama ve baskıya maruz kaldı. Cezai ehliyeti olmayan, cinayet bile işlemiş akıl hastalarının yatırıldığı 14 A koğuşunda son derece kötü koşulları olan bir odaya yerleştirildi ve 40 gün süreyle burada ayağından zincirle yatağına bağlı olarak tutuldu. En ağır hastalar bile yakınları ile diledikleri gibi görüşebilirlerken, Adnan Oktar'ın ziyaretçi kabul etme hakkı kısıtlandı. Sayın Oktar sadece yakınları ile değil hemşirelerle, pratisyen hekimlerle, hatta doktorlarla dahi görüştürülmedi. Bu dönemde kendisine şuur kapatıcı bazı ilaçlar zorla içirilmek istendi. Asıl amacın Sayın Oktar'ın fikri mücadelesini engellemek olduğunun bir diğer göstergesi de, dönemin Hastane Başhekimi'nin "fikirlerin değişmediği sürece buradan çıkamazsın" şeklinde Adnan Oktar'ı tehdit etmesiydi. Bu baskı süreci hukukun devreye girmesi ile sona erdi. Bilirkişi raporları Adnan Oktar'ın, "İbrahim milletinden, Türk kavminden" sözündeki "millet" kavramının İslami literatürde "din" anlamına geldiğini onadı ve Sayın Oktar aleyhine açılan dava, beraat ile neticelendi. Adnan Oktar'a Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi tarafından haksız yere verilmiş rapor ise, Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu tarafından bozuldu. Adli Tıp Kurumu'nun hazırladığı raporda, Adnan Oktar için "tüm yaşamını inandığı mukaddes gayeye ve ideale teksif eden kişi" anlamına gelen "idealist passione" deyimi kullanılmakta ve Sayın Oktar'a yapılan uygulamanın haksız ve hukuk dışı olduğu gözler önüne serilmekteydi.. 5.Atatürk-TürkMilleti-Türk-İslam vs..konular hakkında düşünceler
BUNUN CEVABINI ZATEN AKLISELİM DÜŞÜNEN insanlar KENDİLERİ ÇIKARIM YAPARAK bulabilirler..
bu noktada harun yahyanın bediüzzaman saidnursinin yazıalrından kıyas ederek anlayabilirsiniz ...
http://www.bediuzzamansaidnursi.net/ic4.html
İKİNCİ MESELE Rivayette var ki, "Âhirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar, alnında 'Hâzâ kâfir' yazılmış bulunur."4 Allahu a'lem bissavab, bunun tevili şudur ki: O Süfyan, kendi başına frenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanunla tâmim ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için, inşaallah ihtida eder; daha herkes-yalnız istemeyerek-onu giymekle kâfir olmaz. ÜÇÜNCÜ MESELE Rivâyette var ki, "Âhirzamanın müstebit hâkimleri, hususan Deccalın yalancı cennet ve cehennemleri bulunur."1 2.bunun bir tevili şudur ki: Hükûmet dairesinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishane ile lise mektebi, "Biri hûri ve gılmanın çirkin bir taklidi, diğeri azap ve zindan suretine girecek" diye bir işarettir.
Üçüncü hadise:"İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek"4 denilmiş.
5 bunun bir tevili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.
Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur'ân'ın elinde şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeye çalışır! Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor diye rivayetlerden anlaşılıyor.
Türk islam-birliği söylemleri malum milliyetçi kesime siyasi açıdan yaklaşarak aslolanın İslam birliği olduğunu anlatmak ve Türk-İslam birliği ırk üstüğümlüğünden değil osmanlıda gibi öncü kuvvet olması yönü ile türk islam şeklşindedir.yazılanalra bakılırsa türk islam birliğinden kasıt Türkiye öncülüğünde islam birliğidir diyor Osmanlı zamanında olduğu gibi vsair..yeterince anlaşılmıştır sanırım vesselam!! 6.ADNAN OKTAR KENDİNİ MEHDİ GÖRÜYOR İDDİALARI..
Haber7: Size tepki gösterenlersn bir iddiası da. BAV’ın gerçekte Adnan Oktar’ın Mehdiliğini ilan edeceği güne yönelik bir kurumsal faaliyeti yürüttüğünü savunmak? Bu tamamen bir karalama kampanyası ya da Mehdilik ve Hz. İsa’nın dönüş tarihi üzerine ısrarla vurgu yapmanızdan doğan bir paranoya mı, yoksa birileri işaretlerimi böyle okuyor? Siz BAV olarak bu iddiayı bugün, şu anda nasıl yorumluyorsunuz? T.Y: Böyle bir iddiamız hiçbir zaman olmamıştır. Bu tarz iddialar zaten hiçbir devirde olmamıştır. Böyle bir iddia olmadığı sayın Adnan Oktar’ın kitaplarından da net bir şekilde anlaşılır. Karıştırılan nokta şu; bir çok İslami konu işlendiği gibi, ahir zaman denilen dönemle ilgili kitapları da vardır. Sünni kaynaklara dayalı olarak Kur’an’da belirtilen bu döneme yoğun bir şekilde dikkat çekmektedir. Dolayısı ile bu kitaplarından dolayı ortaya böyle bir iddia atılmış olabilir. Ama 250 kitaplık büyük bi r çalışma içinde bunlar da belirli bir yeri tutmaktadır. Yani sırf bu tarz kitaplar yazıyor değil. Ama bizim inancımıza göre de gerçekten bu önemli bir dönemdir, yaşanan hadiselerle sabittir. Dolaysı ile buraya dikkat çekilmiştir. Belki o söylentiler de bundan dolayı kaynaklanmış olabilir. A.B: Ahir zaman ve Mehdi konusunu gündeme getirmek o iddiada bulunmayı gerektirmiyor. Bunu Bediüzzaman hazretleri de kitaplarında bu konuya yüzlerce sayfa ayırmıştır. Hepsini defalarca okudum Hz. Mehdi’nin özelliklerinden, ne zaman geleceğinden nasıl icraat yapacağından Hz. İsa’nın nüzulünden, İslam’ın yayılışından, Hıristiyanlarla ittifak olacağından, İslam’ın yayılacağından pek çok konuda izahları vardır. Diyemeyiz ki Bediiüzzaman Hazretleri de Mehdiliğini iddia etmiş. Hz. Peygamber döneminden beri beklenen insanların özlemini çektiği bir ahir zaman dönemi var. Bu kitaplarda da bu dönemin izahı ve içinde bulunduğumuz ortamın o dönemin işaretlerini taşıyıp taşımadığına dair karşılaştırmalar var. Haber7: Zaten bu söylentilerin dayanağı da o. Siz 2030 tarihini veriyorsunuz en geç. Rivayetlerdeki porteyi de çiziyorsunuz bu özelliklerin de Adnan Oktarla olan benzerliği bu kuşkuya yol açıyor. T.Y: Bu zan herkesin kendine ait. Bizim ve Adnan Beyin böyle bir iddiası yok. Eğer Peygamber efendimizin izahları ile günümüzde yaşanan olaylar benzeşiyorsa biz zaten o dönemde yaşıyoruzdur. Yani o benzetmeler bunun doğruluğunu gösterir. Mehdilik iddiası değil ama Müslümanlara bu hali müjdelemek bir Müslüman’ın görevidir. Nasıl Hz. Peygamber müjdeliyor, müjde açısından bunları söylüyor. Bunu fark eden bir Müslüman’ın da ahir zamanda yaşanacak bereket, bolluk, huzur ortamını birbirine müjdelemelidir.
1.mehdilik hakkında her eserde mehdinin isminin Muhammed ahmed peygamber efendimiz s.a.v isimlerine mutabık hadisine yer veriyor Adnan Oktar kendi ismini değişmiş olmasına rağmen eğer böyle bir iddiası niyeti olsa idi ahmed Muhammed yapardı değil mi Adnan ismi yakından lakası yok mehdilikle..sonra babasının ismi babamınkine benzer hadiside tutmuyor kitaplarda yervermesine rağman..daa bir cok ayrıntı var böyle.. 2.si mehdi seyyid Nakşi silsileden rabaniden gelecek 3Mehdi nin bediüzzaman hz.lerinden sirekli alıntı yaparak siyaset aleminde icraatı oalcaığından devlet başkanlığı yapcağından bahsediyor eserlerde kendisinin ise böyle bir ne siyasi girşimi olmuş nede devlet kademesinde bir görevi vardır sonra olsa bile aksini ispat etmez şimdilik biz görünenden yola cıakrak böyle iddası olamdığı kanaatine varabiliriz 4.Mehdiye milyonlarca fedakar seyyidler cemaati o kutlu vazifeyi yapamda yardımcı oalcak diyor yine aynı eserlerde Harun Yahya yı genelde hitap ettiği kesim itibar ile malum kesim pek sıcak bakamdığı için böyle bir destekde söz konusu olmuyor 5.bir çok makale ve roprtajda zaten bu iddialara gerekli cevap vermiştir kendiler onun için daha fazla bir şey yazmaya gerek yok. 7.TESETTÜR noktasında bu emrin Kuranda olmadığını ve luzumsuz görüyor ,Adnan oktarın cemaatindede açıklar peruklular var iftirası Belki onu söyleyen kişiler bilim araştırma vakfı bünyesinde bir araya gelmiş islamla yeni tanışma aşamasında olan insanları kastederek diyor lakin Adnan oktarın asıl CEMAATİ KİMLERDİR VE YAŞAM tarzı nasıldır ..yanlış anlaşılmamaya sebebiyet vermemek için bunu cevaplandırlım.. Adnan oktarın bizzat seçtiği kendinin küçüklükten itibaren farklı alanlarda eğitime vererek yetiştirdiği ve hepsi kendi alanlarında uzman yaklaşık 300 kişiden muteşekkil gece abid gündüz aslan olan nurani talebeleri vardır..bunların yaklaşık 60 tanesi bayandır..ve İslami açıdan bu gün sünnet noktasında ve diğer husularda ne kadar hassasiyet gösteren tarikat cemaat varsa bu nurani insanlarda aynı hassasiyette hatta yaptıkları görev itibari ile daha fazlası ile ve sahiptirler bu farzı vazifeleri yerine getirmektedirler. insanlardır ve içlerinde bir tane bile başı açık peruk takan kimse yoktur .şimdi gelelim örtü hakkındaki iftirayı Adnan hocanın MilliGazete makalesinden cevaplamaya: Tesettür, mümin kadınların şerefidir Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammed (sav)'e vahyedilmeden önce, Arap toplumu büyük bir cehalet içinde yaşıyordu. Toplumun cehaletinin en önemli göstergelerinden biri ise, kadının toplum içinde sözde ikinci sınıf bir varlık gibi görülmesiydi. İslam ahlakıyla beraber, kadın da toplum içinde saygın bir yer edindi. Kuran ahlakı, kadınlara saygı, şefkat ve merhametle yaklaşılmasını gerekli kıldı. Peygamber Efendimiz (sav)'in birçok uygulaması da, İslam ahlakında kadına verilen değerin ispatı niteliğindeydi. İslam ahlakının kadınları seçkin, onurlu, saygın ve değerli kılan özelliklerinden biri de mümin kadınlara getirilen tesettür hükmüdür. Allah'a gönülden itaat eden mümin kadınlar, iffetleri ve asaletleriyle diğer tüm kadınlara örnek olacak bir ahlak gösterirler. Saliha kadınların iffetlerini ve asaletlerini tamamlayan en önemli unsurlardan biri ise tesettürleridir. Tesettür hükmünün bildirildiği Nur Suresi'nin 31. ayetinde mümin kadınlar için, "... ırzlarını korusunlar, süslerini açığa vurmasınlar..." diye buyrulurken, Ahzap Suresi'nin 59. ayetinde ise tesettürün, mümin kadınların "... korunmasına ve iffetli bilinmesine... " vesile olacağı haber verilmiştir. Dolayısıyla mümin kadınların, tesettür lerinin kendilerine sağladığı bu iffetin, asaletin, saygınlığın, özel korumanın ve nimetlerin bilincinde olmaları ve tavırlarını da buna göre belirlemeleri sonderece önemlidir. Bediüzzaman Hazretleri de kadınlar için tesettürün önemini ifade ederken, tesettürün kadınlara sağladığı kolaylık ve güzelliklere dikkat çekmiştir: "Kuran'ın tesettür emri fıtri (yaratılışa uygun) olmakla beraber; o maden-i şefkat (şefkat kaynağı) ve kıymettar birer refika-i ebediyye (ebedi dost) olabilen kadınları tesettür ile sukuttan (ahlaken bozulmaktan), zilletten ve manevi esaretten ve sefaletten kurtarıyor." (Hanımlar Rehberi, s. 52) İman eden kadınların şerefi olan tesettür, Kuran-ı Kerim'in, sünnetin ve İslam alimlerinin ittifakıyla sabit olan kesin bir emirdir. Konuyla ilgili ayetlerde Rabbimiz (cc) şöyle buyurmuştur: Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar..." (Nur Suresi, 31) Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Ahzap Suresi, 59) Allah (cc)'ın izniyle, Yüce Rabbimiz'in korunmasını emrettiğini koruyanlar, O'nun sınırlarını asla aşmayanlar, O'nun emirlerine titizlikle uyanlar, Allah (cc) Katında güzel bir makam umabilirler. Cahiliye toplumlarında insanların hayatlarını yönlendiren, mutlak doğru olduğundan emin olabilecekleri bir güç yoktur. Tam tersine peşinden gittikleri kurallar, büyük çoğunluğu, ne zaman, kim tarafından ve hangi bilgilere dayanarak konulduğu dahi belirsiz geleneklerden ibarettir. Mümin için ise, Allah (cc)’tan bir rahmet olarak, doğruyu yanlıştan ayıran, insanlara doğru yolu gösteren, en mükemmel yaşam ve ahlak şeklini bildiren Kuran ve Peygamberimiz (sav)'in sünneti vardır. Mümin bir erkek ve mümin bir kadın için, yaşayabilecekleri en üstün, en şerefli ve en mükemmel hayat şekli de Kuran ayetleriyle insanlara bildirilmiştir.
Rabbimiz'in emir ve yasaklarına uymak, Kuran ahlakına tabi olmak mümin kadına onur, şeref ve asalet kazandırır. Bu, Allah (cc)’ın mümin kadın için yarattığı çok büyük bir lütuftur. Müslüman kadını tanıtan, iffetinin alametlerini oluşturan özelliklerinden biri de başörtüsüdür. Kuran'da yer alan başörtüsünün ve örtünmenin kadınlara farz kılındığı Müslümanlar tarafından açıkça bilinen bir hükümdür. Dünya hayatındaki asıl amaçları Allah (cc)'ın rızasını, sevgisini, yakınlığını kazanmak olan mümin kadınlar, Rabbimiz'in bu emrini severek, isteyerek ve gönülden bir teslimiyetle yerine getirirler.
Kuran'da yer alan, mümin kadının tesettürü ve başörtüsüyle ilgili ayetlerde Müslüman kadının fıtratının ve ahlakının da nasıl olması gerektiği anlatılmıştır (Nur Suresi, 31). Allah (cc) Kuran'da Müslüman kadınlara başörtüsü takmaları ve örtünmeleri gerektiğini bildirmiş ancak bunun yanında, “gözlerini harama çevirmekten kaçındırmalarını” ve “ırzlarını korumalarını” da hatırlatmıştır. Dolayısıyla mümin kadın, dış görünümündeki titizliğinin yanı sıra, ahlakında da onurlu ve iffetlidir.
İmanını, vicdanını ve aklını en iyi şekilde kullanarak üstün bir ahlak sergiler. Allah (cc) Kuran'da, Müslüman kadının nasıl bir ahlak sergilemesi gerektiğini, yaşadığı toplumda “ırzını korumuş olmasıyla ve iffetine olan düşkünlüğüyle” tanınan Hz. Meryem'in ahlakını örnek vererek açıklamıştır:
"İmran'ın kızı Meryem'i de (Allah örnek verdi). Ki o kendi iffetini korumuştu. Böylece Biz ona Ruhumuz'dan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı." (Tahrim Suresi, 12)
Mümin kadın için iffet ve onurun önemi Kuran'ın pek çok ayetiyle insanlara açıklanmıştır. Müslüman kadın, gerek kıyafeti, gerek davranışlarındaki asaleti ve ölçülülüğü gerekse de basitlikten arınmış, onurlu, seçkin ve vakarlı tavrı ile çevresinde büyük bir saygınlık oluşturur. Allah (cc)'ın mümin kadınlara farz kıldığı başörtüsünün bir hikmeti de işte mümin kadının bu ahlakının ve saygın kişiliğinin oluşmasına yöneliktir. Allah (cc) mümin kadının iffetli tanınması, eziyet görmemesi, yıpratılmaması, zarara uğramaması ve asaletini koruması için en uygun olan giyim şeklini Kuran ile bildirmiştir. Bu gerçek müminlere şöyle haber verilmiştir:
"Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." (Ahzab Suresi, 59)
Kadınların toplum içerisinde korunup kollanmaları, hak ettikleri saygı ve sevgiyi görmeleri için olabilecek en güzel davranış ve uygulamalar Kuran ile bildirilmiştir. Kuşkusuz ki bu Müslüman kadın için çok büyük bir korunma, rahmet ve nimettir.
Allah (cc)'ın bu emrini güzel bir şekilde yerine getirmek aynı zamanda da, mümin kadının Rabbimiz'e olan bağlılığının, itaatinin, teslimiyetinin bir ifadesidir. Allah (cc)'ın rızasını, dünya hayatının menfaatlerinden, çok daha üstün tuttuğunun asıl olarak ahiret hayatını hedeflediğinin açık bir alametidir.
Müslüman kadın, Kuran'da bildirilen Allah (cc)'ın bu hükmünü imanının ve vicdanının bir gereği olarak severek ve isteyerek yerine getirmektedir. Bu nedenle bu ibadeti imani ve vicdani bir yükümlülük olarak yerine getirdiği unutulmamalı, bu davranışına gereken saygıyla yaklaşılmalıdır. Açıkça ortada olan iyi niyet görülmeli ve bu konunun baskı altına alınmaya çalışılmasının yanlışlığı anlaşılarak vicdan özgürlüğünün yolu açılmalıdır. Bu makale, Milli Gazete gazetesinde 26 Şubat 2007 tarihinde yayınlanmıştır.diğerleri:
http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/...ail/Number/6842 http://www.harunyahya.org/guncel/basinda..._harunyahya.htm http://www.harunyahya.org/Makaleler/islamda_kadin.html 8.Namaz 5 vakit değil 3 vakittir diyormuş iftirası.. Adnan Oktar, dini ve ahlaki değerlerin saygı görmediği ve neredeyse bütünüyle reddedildiği, materyalist görüşün kontrolündeki bu ortamda, çevresindeki insanlara Allah’ın varlığını ve birliğini anlatmaya başladı. Üniversitenin bitişiğindeki Molla Camii'nde açıkça namaz kılan tek kişiydi. Cenab-ı Allah 5 vakit namazı müminlerin üzerine farz kılmıştır. İnsan ahirette namaz ibadetini yerine getirip getirmediği konusunda sorgulanacaktır. Namaz büyük bir titizlikle, hiç aksatmadan, tam vaktinde, büyük bir şevk ve huşu ile yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Nitekim Kuran’da pek çok ayette namazın önemi bildirilmiştir. Kıyamet Suresi'nde hesap gününde insanların Allah (cc)'ın rahmetinden mahrum kalmalarının bir sebebinin de 'namaz kılmamaları' olduğu bildirilmiştir:
"(Ölüm korkusundan) Ayaklar birbirine dolaştığında; O gün sevk, yalnızca Rabbinedir. Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı. Ancak o, yalanlamış ve yüz çevirmişti. Sonra çalım satarak yakınlarına gitmişti. Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın. Yine müstahaksın, dahasına da müstahaksın."(Kıyamet Suresi, 29-35)
Rabbimiz tüm insanları, beş vakit namaz kılmakla yükümlü kılmıştır. Cehennemdeki insanlar da kendilerine orada bulunma sebepleri sorulduğunda namaz kılanlardan olmadıklarını söylerler. Bu gerçeği Yüce Allah (cc) Kuran’da şöyle bildirir:
"Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?" Onlar: "Biz namaz kılanlardan değildik" dediler. " (Müddessir Suresi, 42-43) Peygamberimiz (sav) de pek çok hadis-i şerifinde 5 vakit namazın önemine dikkat çekmiştir. Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edilen bir kudsi hadisinde Resulullah şöyle buyurmaktadır: “Beş vakit namazlar, gelecek haftaya kadar cüm’a, gelecek seneye kadar ramazan, büyük günahlardan sakınılırsa, aralarındaki hatalar için kefarettirler.”(Müslim)
Muaz (ra) dedi ki; Resulullah (sav) beni Yemen’e (vali olarak) gönderdi (de şöyle) buyurdu: “Sen, kitap ehlinden bir kavme (vali) gidiyorsun. Onları (önce) Allah’dan başka (ibadete layık) hiçbir mabud olmadığına şehadete çağır. Eğer onlar bu hususta itaat ederlerse kendilerine, Yüce Allah’ın her gece ve gündüz beş vakit namaz (kılmay)ı farz kıldığını bildir. Şayet onlar, buna da itaat ederlerse kendilerine Allah Teala’nın zenginlerden alınıp, fakirlerine verilecek olan sadakayı (zekatı) farz kıldığını bildir. Eğer onlar, buna da boyun eğerlerse mallarının iyilerini almaktan sakın. Mazlumun (bed) duasından sakın. Zira onunla Allah arasında (kabülünü engelleyen) hiçbir perde yoktur.” (Buhari ve Müslim) (Riyazü’s Salihin, İmamı Nevevi, , Bedir yayınevi, syf. 669))
Resulullah Efendimiz (sav), namaz kılmamanın ya da namaz vaktini geçirmenin ne kadar tehlikeli olduğunu mübarek hadis-i şeriflerinde şöyle bildirmiştir: Imam-i Sâfi ile Beyhakî'ye göre Peygamberimiz (sav): “Herhangi bir vakit namazı kılmaksızın vaktini geçirenler yuvası dağılmış, malını mülkünü elden kaçırmış gibidirler.” Müminler Allah (cc)’ın rızasını kazanmak, O’na yakınlaşmak, Rabbimize olan teslimiyetlerini ve boyun eğiciliklerini göstermek için bu ibadeti büyük bir fırsat olarak görür, huşu içinde bu ibadetlerini yerine getirirler. Salih müminler için namaz, Rabbimiz'e çok yakın oldukları, O’nun huzurunda kıyam edip secdeye vardıkları bir andır. Bu sırada tüm dünya işlerinden de kendilerini çekerek, sadece Allah (cc)'a yönelirler. Allah (cc)'ın belirlediği vakitlerde ve hiç bırakmadan bu ibadetlerine devam ederler. Namaz kılmayı, diğer tüm işlerinin üstünde görür, tüm ibadetlerine çok önem verirler. Bu konuda hiçbir mazeretin söz konusu olamayacağını bildiklerinden, mutlaka namazlarını vaktinde ve tüm sünnetleriyle birlikte eksiksiz eda ederler. Bunun karşılığında da Rabbimiz’in hoşnutluğunu umarlar. Bu makale, Vakit gazetesinde 08 Mart 2007 tarihinde yayınlanmıştır.diğerleri: http://www.harunyahya.org/Makaleler/namaz_ibadeti.html http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/...ail/Number/6825 http://www.ehlisunnetinonemi.com/makaleler.php http://www.harunyahya.org/Makaleler/sunnetiseniyye.html 9.MADENİN ARDINKİ SIR VAHDET-i VÜCUT MU benzeri Konulardaki İTİRAZLARA Evrim Aldatmacası adlı kitabın sonunda yer alan "Maddenin Ardındaki Sır" adlı bölümde ve ayrıca Hayalin Diğer Adı: Madde, İdealizm, Matrix Felsefesi ve Maddenin Gerçeği, Sonsuzluk Başlamış Durumda, Zamansızlık ve Kader Gerçeği, Gerçeği Bilmek isimli kitaplarda yer alan konu, bazı kişilerin itirazlarına neden olmaktadır. Sözkonusu kişiler, bu konunun özünü yanlış anladıkları için, maddenin ardındaki sır konusunun vahdet-i vücut öğretisi ile aynı olduğunu iddia etmektedirler.
Öncelikle şunu belirtelim ki, bu eserlerin yazarı ehl-i sünnet inancına sıkı sıkıya bağlıdır ve vahdet-i vücud öğretisini savunmamaktadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, vahdet-i vücut öğretisi Muhyiddin İbn Arabî gibi çok büyük İslam alimleri tarafından savunulmuştur.
Vahdet-i Vücud düşüncesini anlatan birçok önemli İslam aliminin, geçmişte, bu kitaplarda yer alan bazı konuları tefekkür ederek anlattıkları doğrudur. Ancak bu eserlerde anlatılanlar Vahdet-i Vücud düşüncesi ile aynı değildir.
Örneğin vahdet-i vücud düşüncesini savunanların bir kısmı yanlış fikirlere kapılarak, Kuran'a ve ehl-i sünnet inancına aykırı bazı iddialarda bulunmuşlar, örneğin Allah'ın yarattığı varlıkları tamamen yok saymışlardır. Oysa, maddenin ardındaki sır konusu anlatılırken kesinlikle böyle bir iddiada bulunulmamaktadır. Bu konu, Allah'ın tüm varlıkları yarattığını, ancak yarattığı varlıkların aslını Allah'ın gördüğünü, insanların ise bu varlıkların beyinlerinde oluşan görüntülerini görebildiklerini açıklamaktadır.
Gördüğümüz tüm varlıklar, dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kısacası gördüğümüz herşey, Allah'ın Kuran'da var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık, yaratılmıştır ve vardır. Ancak, insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varlıkların beyinlerindeki kopyalarıdır. Bu ilmi bir gerçektir ve bugün tüm tıp fakültelerinde öğretilen bilimsel bir konudur. Örneğin şu anda bu yazıyı okuyan bir insan, bu yazının aslını göremez, bu yazının aslına dokunamaz. Bu yazının aslından gelen ışık, insanın gözündeki bazı hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülür. Bu elektrik sinyali, beynin arkasındaki görme merkezine giderek, bu merkezi uyarır. Ve insanın beyninin arkasında bu yazının görüntüsü oluşur. Yani siz şu anda gözünüzle, gözünüzün önündeki bir yazıyı okumuyorsunuz. Bu yazı sizin beyninizin arkasındaki görme merkezinde oluşuyor. Sizin okuduğunuz yazı, beyninizin arkasındaki "kopya yazı"dır. Bu yazının aslını ise Allah görür.
Sonuç olarak, maddenin beynimizde oluşan bir hayal olması onu "yok" hale getirmez. Ancak bize, insanın muhatap olduğu maddenin mahiyeti hakkında bilgi verir, ki bu da maddenin aslı ile hiçbir insanın muhatap olamadığı gerçeğidir.
Bu gerçek İdealizm, Matrix Felsefesi ve Maddenin Gerçeği isimli kitapta şu şekilde dile getirilmiştir:
DIŞARIDA MADDE VARDIR, ANCAK BİZ MADDENİN ASLINA ULAŞAMAYIZ!
…Madde hayaldir demek, madde yoktur demek değildir. Aksine biz görsek de görmesek de maddesel bir dünya vardır. Ancak biz bu dünyayı beynimizin içinde bir kopya -diğer bir deyişle algılarımızın yorumu olarak- görürüz. Dolayısıyla madde, bizim için hayaldir. Kaldı ki dışarıda maddenin varlığını, bizden başka gören varlıklar da vardır. Allah'ın melekleri, yazıcı olarak tayin ettiği elçileri de bu dünyaya şahitlik etmektedirler:
Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 17-18 )
Herşeyden önemlisi, en başta Allah herşeyi görmektedir. Bu dünyayı her türlü detayıyla Allah yaratmıştır ve Allah her haliyle görmektedir.
Sayın Mustafa İslamoğlu, yazısında, ("dış dünya" ismini verdiğimiz) etrafımızdaki tüm varlıkların mutlak manada varlıklarının bulunduğunu iddia etmiştir.
Oysa ki, Sayın Mustafa İslamoğlu'nun da çok iyi bildiği gibi, bizim "dış dünya"ya ilişkin tüm bilgilerimiz bize duyu organlarımız kanalıyla ulaşmaktadır. Duyu organlarımız bu bilgileri "elektrik sinyalleri" olarak beyne taşımakta, elektrik sinyalleri ilgili duyu merkezlerine ulaştığında da beyinde ses, koku, sertlik, görüntü ve tat hisleri oluşmaktadır.
Burada önemli olan nokta şudur: beyine ve beyinin ilgili duyu merkezlerine (görme merkezi, duyma merkezi, vs) sadece ve sadece elektrik sinyalleri ulaşmaktadır. Beyne yalnızca elektrik sinyalleri ulaştığına göre, beynin bilgisi bu sinyallerin meydana getirdiği algılarla sınırlıdır. Başka bir deyişle, beyin sadece ve sadece algılarla muhataptır. Hiç bir beyin, bu algıların ötesinde, beynin dışında birşey olup olmadığını bilemez. "Beynimizin dışında şunlar, şunlar var" gibi iddiaların hiç bir bilimsel dayanağı yoktur.
Bu anlattığımız, mutlak bilimsel bir gerçektir. Bilimsellikten ayrılmadığı sürece, hiç kimse bu gerçeği inkar edemez ve şimdiye kadar inkar etmemiştir.
Dolayısıyla, Sayın Mustafa İslamoğlu'nun "bizim algılarımızın ötesinde dış dünya mutlak manada vardır" iddiasının da bilimsel bir dayanağı yoktur. Bu iddia, Sayın Mustafa İslamoğlu'nun kendi kişisel tahmininden ibarettir. Bu kardeşimiz, bizim algılarımızın ötesinde bir dış dünyanın varlığına dair mutlak ve bilimsel bir kanıt, hiç bir zaman getiremeyecektir. Mustafa İslamoğlu, bu noktada muhtemelen hemen şu karşılığı verecektir: "dış dünya vardır" diyemeyiz ama "dış dünya yoktur "da diyemeyiz.
Bu doğrudur. Bilim, bize dış dünyanın ne varlığı ne de yokluğu konusunda herhangi birşey söyleyemez. Böyle bir bilgiye duyu organlarımız kanalıyla hiç bir zaman ulaşamayız. Ama kitabımız Kuran-ı Kerim'de bu sorunun cevabını verecek yeterli miktarda bilgi vardır. Yazar Harun Yahya'nın başta "Evrim Aldatmacası" isimli kitabı olmak üzere birçok kitabında yer verdiği bu konuda, Kuran ayetlerinin ışığında; idrakımızda hissettiğimiz algıların hiç bir maddi karşılıklarının bulunmadığı, bunları Allah'ın yoktan meydana getirdiği açıkça anlatılmaktadır.
Şunu da eklemek isteriz ki, algıların ötesinde bir "dış dünya" ister var olsun ister var olmasın, bizim açımızdan durum kesinlikle değişmeyecektir. Biz, yaşamımız boyunca sadece idrakımızdaki algılarla muhatap oluruz.
Sayın Mustafa İslamoğlu, yazısında, maddenin mutlak olduğuna inanmanın imanın bir esası olduğunu iddia etmiştir. Kendisine hatırlatmak isteriz ki maddenin mutlak olduğuna inanmak, imanın bir esası değildir, olamaz da. İmanın esasları Kuran-ı Kerim'de açıkça belirtilmiştir. Kuran-ı Kerim'de maddenin mutlak olduğuna iman etmeyi emreden hiç bir ayet yoktur. İslam tarihinde maddenin varlığına inanmanın imanın bir esası olduğunu söyleyen tek bir alim bile çıkmamıştır.
Maddenin mutlak olduğuna inanmak, materyalizmdir. Materyalizm ise Kuran-ı Kerim'in bir esası değil, "Kuran-ı Kerim'in inkarı"dır. O nedenle, biz Sayın Mustafa İslamoğlu'nun "maddeye inanmak imanın esasıdır" derken, dikkatsizlik sonucu bu ifadeyi kullandığına inanıyoruz.
Bizler ise, Allah'ın mutlak varlık olduğuna ve Allah'ın dışında hiç bir varlık bulunmadığına inanıyoruz. Maddeyi ve insanı "mutlak varlık" kabul eden, Allah'ı (Allah'ı tenzih ederiz) hayal olarak gören Kuran dışı inanca asla mensup değiliz.
Kardeşimiz Mustafa İslamoğlu, "itirazım, bir yanda Allah'ı mahlukatla açıklamaya kalkarken, öte yanda onun varlık delili olarak sunduğu Varlık Alemi'ni yok farzetme çelişkisinedir" demektedir.
Sayın İslamoğlu'nun Evrim Aldatmacası isimli kitapta anlatılan gerçeğin ne olduğunu tam olarak kavrayamadığı anlaşılmaktadır. Sayın İslamoğlu,"maddesel dünya bir algılar bütününden ibarettir" ifadesini, "hiç bir şey yoktur" şeklinde anlamıştır. Oysa "madde bir algılar bütünüdür" demek, "madde yoktur" demek değildir. Maddesel evren vardır, ama sadece bir algılar bütünü olarak vardır. Tıpkı rüyalarımız gibi, vehim ve hayal mertebesinde vardır.
Maddenin vehim ve hayal mertebesinde var olması Allah'ın varlığının çok kesin bir delilidir. Çünkü (tıpkı bir görüntü gibi) vehim ve hayal mertebesinde olan bir varlık, kendi kendine meydana gelemeyeceğine göre, bunu var eden bir Yaratıcı'nın olduğunu gösterir. Dolayısıyla, maddi evrenin bir "görüntü" olduğu gerçeği, Allah'ın varlığının ve birliğinin kesin kanıtıdır. O nedenle, "maddenin görüntü olması" ile "varlıkların Allah'a delil teşkil etmesi" arasında hiç bir çelişki yoktur, aksine "tartışılmaz mantık bağı" vardır.
Esas çelişkili olan, bir müslümanın maddenin mutlak varlık olduğuna inanmasıdır. Maddenin mutlak varlığını kabul eden biri materyalist felsefenin temel ilkesini kabul etmiş olur. Materyal
|
Yorumlar (
yok
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
17/4/2007
Bulundugu yer:
Genel Bilgiler
HarunYahya-Adnan Oktar ve Erbakan'a atılan iftiralar sonuç:
11.HARUN YAHYA nın ekseriyetle Bediüzzaman: "Hattâ, hadis-i sahihle ,âhirzamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur’ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve nizâ etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar"(Lemalar)Buhari,Müslim, 1:136Fethulkebir) Daki fikrin esas alınarak yazılanlarıngülen cemaatinin Vatikan eksenli tavizli diyalogla karıştırılmasından ileri gelen düşünceler..
Şöyleki Harun Yahya eserlerinde diyalog düşüncesine yer verilirken öncelikle Hz.isa a.s ın gelişinden söz ediliyor ve hristiyanlarla diyalog içerisine girip bediüzzaman hz.lerinin de belirttiği gibi İSLAMBİRLİĞİ nin tesisinin ardından İsevi ruhanileri ile ittifak edip Onları Allahın varlığına birliğine davet edecek ve dinsizliğe-siyonizme- mesihi DECCALE karşı bu maksatla yapılacak bir diyalogtan bahsediliyor bunu ayırtedemeyen bazı kardeşlerimizde böyle yakıştırmalarda bulunuyor.
Asıl konuya gelmeden önce MEHMED TALU HOCA nın konu hakkındaki fikirlerine yer vermekte yarar var.Bunları Mehmed talu hoca güleni rüyasında görmüş ve bu vatikan eksenli diyalogcuların yaptığı haklıdır demek için değil asla!!sadece bu noktadaki kalıplaşmış bazı fikirleri yeniden gözden geçirmek adına.. Genc:: : .....: Allah'tan Başkasına İbadet Etmeyelim ve O'na Hiçbir Şeyi Ortak Koşmayalım.”(Ali İmran:64) ifadesine muvafık düşmüyor mu ?
Mehmet Talu Hoca : Ahmet Şahin Hoca’nın 14.07.2000 tarihli köşe yazısının ikici yarısındaki yanlış anlamaya müsait ifadelerini , 15.03.2005 tarihli köşe yazısında açıklık getirmesi sevindiricidir , ancak biraz geç olmuştur. Gönül isterdiki , bu konu biraz daha erken aydınlatılmış olsaydı. İzninizle Ahmet Şahin Hoca’nın bu ifadesine bir cevab mahiyetinde Milli Gazetedeki Köşeme yazı hazırladığım , ancak henüz yayına girmeden önce gördüğüm bir rüyayı arz etmek istiyorum.Gerçi rüya ile amel olmaz ama yinede arz edeyim. Genc::: Estağfrullah…buyurun…. Mehmet Talu Hoca : Perşembe akşamıydı yanılmıyorsam , akşam namazımı kıldıktan sonra Bir programa katılmak için hazırlık yaptığım bir sırada , biraz vakit olduğundan kısa bir süreliğine istirahat etmek üzere kanepeye sırt üstü uzanmıştım. Tam o esnada , Fethullah Gülen hocaefendi girdi . Kendisini en son gördüğüm ; 1980 li yılların başında Dursun Efendinin sohbetinde erzurumda görmüştüm , işte o surette gördüm. O yıllarda bana “Talu Hoca” diye hitab ederdi. Hatta Hocamızın (Fethullah Gülen Hocaefendi) köyünden o dönemlerde bir kız bile almıştık. İşte Hocamızı son gördüğüm , takkeli koyu kahverengili bir ceket , yeşile yakın bir pantalonla gördüm , içeriye odaya girdi. Ayağı ile benim sağ ayağımın iç kısmına vurdu . “Talu kalk “ dedi . Bende kalktım oturdum kanepeye . “Hocam buyurun” dedim heyecanla . Sağ eliyle göğsüme vurdu ve dediki :” Bu hazırladığın yazıyı çok beğendim ,seni tebrik ediyorum. Güzel hususlara temas etmişsin ! Çünkü ben üzülüyorum , bu çalışmalar bazı konularda çığrından çıktı ! (*) Uyandım ve baktımki , henüz 5 dakika olmuş yatalı ve kanepede oturuyorum. Bu rüyamı Hocamıza iletirseniz memnun olurum. Genc::Adam : İnşallah…Diğer sorumuza geçecek olursak ; Diyalog Hizmetlerine başlanmadan önce , İslami camianın görüş ve bilgisinin alınmadığından bahsediyorsunuz. Örneğin , size “Diyalog hizmetlerine girilmeden önce ”sorulmuş olunsaydı , siz ”sakın yapmayın , gayri Müslimlere güven olmaz “ mı derdiniz , yoksa “inşallah hayırlara vesile olunur , yalnız tedbir ve temkini elden bırakmayın “ mı derdiniz ?
Mehmet Talu Hoca : Soruda dediğiniz üzere dikkatli olmak koşulu ile derdim. Elbette diyalog içinde olmayınız dememiz mümkün değildir. Ancak burda şöyle bir endişe var , bilhassa diyaloğa karşı olanlar çevresinde benimde gördüğüm ve duyduğum kadarı ile İslamdan taviz vererek diyalog yapılmasını uygun görmüyoruz , “Kavli leyin” ile (tatlı dil ile) hikmetle tebliğ yapılması şeklinde uygun görüyorum. Endişe , diyaloğun vatikan kilisesi menşeli olduğu , misyonerler tarafından başlatıldığı ve buna isnaden onlarla bu konuda temkinli davranılması konusundur. Maide suresinde (49.Ayet-i Kerime) dediği gibi ; Allahu Teala Müslümanların Ehl-i kitab ile yapacakları diyaloglarda dikkatli davranmamızı buyuruyor. “Allahın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et” mealindedir.Dolaysıyla , ben bunun çok detayını , yani Vatikan menşelimidir değilmidir tam bilemiyorum. Genc::Adam : Vatikan’ın bugünki Dinlerarası Diyalog Sekreteryası Başkanı Thomas Michel’e göre , Diyaloğun Asrımızda başlatan ve teşvik eden Bediüzzaman Said Nursi Hazretleridir. Papa’ya 1950 ‘li yılların başında Zülfikar isimli eserini gönderen ve bir mektub yazıp , Mutlak dinsizliğe karşı birlikte hareket etmeyi öğütlemesi göz önünde bulundurulduğundan bu doğruıdur. Diğer yandan , bugünkü Diyalog faaliyetleri 1990 lı yılların başında Türkiye’de başlamış bağımsız bir hareket iken , 1964’te yine kendi çapında bir organizasyon olan Vatikan kökenli Diyalog faliyetleride , 1998 yılında birtakım ortak organizasyonlar yapma noktasında devam etmektedir. Bu zaman zaman birlikte devam ederken , zaman zamanda Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının önderliğinde olmuştur. İslam'dan taviz verilmemesi her mümin gibi Diyalog Hizmetlerini yapanlarında hassasiyetle üzerinde durdukları bir mevzudur ! "Taviz" ile "zorlaştırmayın - kolaylaştırın , soğutmayın-sevdirin" farkı iyi tahlil etmek lazım !
Genc::Adam : Mahmut Efendi Hazretleri’nin, Diyalog Hizmetleri öncesinde veya sonrasında , Fethullah Gülen Hocaefendi aleyhinde has dairede bir beyanına şahit oldunuz mu ? Bu konuda birtakım spekülatif yaklaşımlar var !
Mehmet Talu Hoca : Efendim , Mahmut Efendi Hazretlerinin (K.S.) , Fethullah Gülen Hocaefendi aleyhinde en ufak bir beyanına şahit olmadım ! Bu hem Diyalog öncesi için geçerlidir , hemde Diyalog sonrası. “Diyalog Hizmetlerini yapanlar bizkardeşlerine yaptıklarınıdaha iyi anlatmalıdırlar" Genc::Adam : Diyaloğa karşı birtakım aleyhta yazılar ,özellikle ehl-i sünnet çizgisinde tereddüt etmediğimiz Beyan gibi mecmualarda yayınlanması, bizi üzmekle beraber , acaba kendimizi tam ifade edemediğimize veya konunun detayları hakkında eksik bilgilendirilmeye mi bağlıyalım ?
Mehmet Talu Hoca : Aynen ifade buyurduğunuz gibi , Diyalog hakkında birtakım duyumların tashihi adına biraraya gelinmeli , bizler bilgilendirilmeliyiz. Bu bilgilendirmenin uluorta Medya önünde yapılmasını da doğru bulmuyorum. Çünkü neticede bizler aile içindeki sorunlarımızı yine aile içinde çözmeliyiz. Şahsen , yüz yüze has dairede görüşmelere hazırım !
Genc::Adam : 1994 yılından bu yana Diyalog Hizmetleri sonrasında “ben müslümandım, diyalog sonrasında gördümki , Müslüman , Hıristiyan veya Yahudilik hepsi hak dinmiş , o açıdan hıristiyan oldum” şeklinde ifade eden bir kişiya rastladınız mı ? Mehmet Talu Hoca : Bizzat yüzyüze rastlamadım. Ancak , basında bu iddiayı dillendirenler oldu ! Tabi şimdi , basındaki bu tür iddialar bize ölçü olmayabilir. Kendisine güvendiğimiz Yazar Burhan Bozgeyik bey , 8 nisan 2005 tarihli köşesinde böyle bir iddiada bulundu.
Genc::Adam : O yazınınaynısını Ali Eren Bey'de Vakit'teki köşesinde yayınladı ; "İzmir'de bir profesörün kızı" şeklinde anlatılan bir "rivayet" . İsim yok , delil yok , rivayet var. Şahsen sizin şahit olduğunuz bir vaka var mı? Mehmet Talu Hoca : Dediğim gibi bizzat karşılaştığımı söyliyemem.
Genc::Adam : İzninizle son sorumu sormak istiyorum ; Fethullah Gülen Hocaefendi’nin : “Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve islah etmelidir. Hatta Kelime-i Tevhidin ikinci bölümünü, yani ‘Muhammed ALLAH’ın Resulüdür’ kısmını söylemeksizin ikrar eden kimselere de merhamet nazarıyla bakılmalıdır...” cümlesinde geçen “merhamet nazarı ile bakılma” ifadesini , biz “iman etme ümidi “ şeklinde anlıyoruz. Çünkü Hocaefendi pek çok yazısında "Muhammederresulullah olmadan ehl-i necat olunmaz" diyor ! “merhamet nazarı ile bakmayı” “ehl-i necattır” şeklinde anlam verdiğinizden mi “Taviz” olarak nitelendiriyorsunuz ? Mehmet Talu Hoca : O cümle gerçekten Hocaefendiye mi ait ?
Genc::Adam : Evet Hocaefendiye ait , ancak dediğim gibi "merhamet nazarı ile bakmak" ehl-i necattır demek değil ......şahsen "iman etme ümidi" şeklinde anlıyorum.
Mehmet Talu Hoca : Aslında okurken yanlış anlaşılmalara sebebiyet verecek kelimeler kullanılmasa daha iyi olur kanaatindeyim. Herzaman söylediğim gibi , burda aslında Diyalog taraftarı (ayırmcılık olarak görülmesin) ile olmayanların biraraya gelerek , ev sohbeti (basın önünde uygun görmüyorum) , ziyaret şeklinde yapılsa faydalı olacaktır. Ben şahsen buna herzaman varım ! Her halıkarda yüzyüze görüşelim , bizim anlamadıklarımız varsa siz anlatırsınız , izah edersiniz, her iki tarafında samimi olduklarına inanıyorum.
Genc::Adam : Bizde sizin samimiyetinize isnaden bu röportajı yaptık , sizde kabul buyurdunuz ! Değerli vaktinizi bize ayırdığınızdan dolayı Allah Razı olsun ! İnşallah "röportajın" hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ederim.
Bu röportaj ; 21.04.2006 tarihinde yapılmıştır. Röportaj Banta kayıt edilmiştir http://www.milligazete.com.tr/index.php?...ersnews&id=5404 Muhterem okuyucu! Bu köşemizde: “Cevablamaktan kaçınmadık, haberimiz olmadı. 11.03.2006; İslam’da Taviz. 12.03.2006 ve 13.03.2006; Müslüman Müslümana mübâhale teklifinde bulunamaz. 18.03.2006; Müslümanlar birlik ve beraberlik içinde olmalıdır. 19.03.2006; başlık ve tarihlerinde yayınlanan bu yazılarımızı Beyan Dergisi’nde de yayınladık. Ayrıca İlgili yazar ve sitelere de gönderdik. Bugünkü yazımızda; ilgili ::Genc::Adam’dan “Mehmet Talu Hocaefendi’den Diyalog konusunda “anlamlı” mesaj” başlıklı gelen bir değerlendirmeyi ele almak istiyorum. Gelen değerlendirmeyi lütfen ::Genc::Adam sitesinden okuyunuz.
1- Öncelikle ::Genc::Adam sitesine bilmukabele teşekkür ediyor, gayrı Müslimleri hidâyete çağırmak için yapacağımız dâvet ve tebliğ faaliyetlerinde; ALLAH Teâlâ’dan bizleri muvaffak kılmasını, dünya ve ahiretimizi de mamur yapmasını dua ve niyaz ederiz.
2- ::Genc::Adam sitesinden; Millî Gazete’de yayınlanan yazılarımdan iktibas yaparak değerlendirme yapmalarını değil, bu değerlendirmeleri ile birlikte konu ile ilgili yayınlanan yazılarımın tamamına sitelerinde yer vermelerini beklerdim. Çünkü: “Köşe Yazarlarından bize gönderilecek hertürlü cevabi yazıyı virgülüne dokunmadan yayınlıyacağımıza taahhüt ederiz...” sözünü vermişlerdi. Ayrıca ::Genc::Adam sitesi okuyucularının da bir değerlendirme yapabilme imkânı olabilecekti.
3- “Gayr-i müslimleri hidâyete çağırmak için dâvet ve tebliğ faaliyetleri yapılmasına evet; İslâm’dan tâviz vererek diyalog ve hoşgörü yapılmasına kesinlikle hayır!” ifadem ile sadece bir hakikatı tesbit ediyorum; yoksa bir şahsın veya camia’nın İslam’dan taviz verdiğini değil ima etmek, düşünmek bile istemiyorum. Rabbim hepimizi su-i zan etmekten muhafaza eylesin! Amin.
4- ::Genc::Adam’ın: “Hele hele bu hizmetleri icra edenlerin İslam’ın tebliğ edilmesine en azından temsil noktasından katkı sağlamadığını düşünmek imkansızdır.” Sözüne şunu ilave etmek isterim: Kendisini bu şekilde gören şahsın veya camianın yapmış oldukları bütün çalışmalarında, imkân dahilinde ehliyetli ve icazetli Müslümanlarla diyalog içinde olmaları ve onların da onaylarını alması gerekir.
5- ::Genc::Adam’ın: “Bu çerçevede Mehmet Talu Hocaefendiye , Diyalog hususunda konunun daha iyi anlaşılabilinir olması babından bir ::Genc::Adam olarak “röportaj” yapmayı teklif ediyoruz. İnşallah Hocamız bu teklifimizi müsbet karşılar , bizde röportajımızı mümin kardeşliğin gereği olan uhuvvetin derinleşmesi adına burada yayınlarız.” teklifini elbette müsbet karşılıyorum. Ancak bir şartım var: Röportaj’a, sitede aynen yer verilsin, iktibas yapılmasın. Bekliyorum. Talu Hoca nın yazısını biliyorsun ilgilendiren kişi farklıda senin sonucta fikir edinmen açısından yazıyorum bunları direk diyalog deyince ters tepiyor haliyle aradaki ince ama büyük farkı göremiyorsnuz.. işin özünü kavramak açısından Diyalog söylentilerinin yoğun olduğu sıralarda mercek araştırma dergilerinde yani bu malum kesime cevaben ana kapaktan cevap niteliğindeki yazı:
Öncelikli Olan Müslümanlar Arasında Diyalog
http://www.harunyahya.org/Makaleler/diyalog.html
Örnek verecek olursak bildiğimiz gibi mantarlar faydalı-zararlı noktasında iki çeşittir.Mantar yediği için ölen insanlar olduğunu duyduğumuz gibi mantarın şifa fayda sağladığı yerlerde oluyor.Şimdi gelelim konu ile ilgisi olması açısından benzetmeye malum kesimin yaptığı diyalog çalışmaları maksatlıdır ve tıpkı zehirleyen mantar gibi insanları hristiyanlaştırmakta ve dinini tahrif eden bir boyuttadır.birde bunun haricinde tebliğ amaçlı yapılan birçok hristiyanın iman etmesine,Müslüman olmasına vesile olmuş (yani faydalı mantar:)diyalog çalışmaları var.Bizim insanımız ise zehirli mantar gibi insanlara zararlı veren yönünü düşünerek diyaloğa karşı bir antipati içerisinde tabi sürekli zararı tahribattan bahsedilince haliyle ortaya bu çıkıyor.Neticide demek istediğim Mantar ikiside Mantar. DİYALOG İKİSİDE DİYALOG isim benzerliği olması her diyalog faaliyetinin zararlı olduğunu göstermez.Daha güzel örnekler verilebilir anlaşılması açısından bu yeterli İnşalh bu yüzden bu noktada kimse inatla diyaloga karşı olmaz olamaz "Gayr-i müslimleri hidâyete çağırmak için dâvet ve tebliğ faaliyetleri yapılmasına evet; İslâm’dan tâviz vererek diyalog ve hoşgörü yapılmasına kesinlikle hayır"ne diyor talu hoca burayı iyice anladın mı? İSLAM dan taviz verilerek yapılan diyaloga kesinlikle hayır sen HARUNYAHYA nın hangi eserinde Allah aşkına İSLAMDAN TAVİZ VEREN onlarıda cennete sokan-Muhammeden resulullullah denmesede rahmet nazarı ile bakılarbilir gibi bir dini noktada taviz gördün ??aksine her eserde Hz.isa a.s ve mehdinin geldiğinde hristiyanları islama kurana davet edeceğinden bahsediliyor..gelin diyalog yapalım diye biraz bizden kırpalım birazda sizden kırpalım gibi bir anlayış bir yaklaşım asla göremezsiniz
Şimdide eserlerde bahsedilen diyalog düşüncesi nerden irtikab ediyor onun temelini anlamak açısından harun yahya eserlerinden yazıları:
Mehdi'nin üçüncü görevi: Kuran'ahlakını ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetini yeniden canlandırmak Hz. Mehdi üçüncü görevini iman sahiplerinin, Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelen fedakar seyyidlerin ve diğer tüm Müslümanların yardımı ve desteğiyle gerçekleştirecektir. Peygamberimiz (sav)’den sonraki dönemlerde özellikle materyalist dünya görüşünün etkisiyle gözardı edilen Kuran'ahlakı ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetlerinin yeniden canlandırılmasına ve uygulanmasına vesile olacaktır. Üçüncü Vazifesi: İnkilabat-ı zamaniye ile (zamanın değişmesiyle) çok ahkam-ı Kur'aniyenin (Kuran hükümlerinin) zedelenmesiyle... O ZAT, bütün ehl-i imanın manevi yardımlarıyla ve ittihad-ı İslam'ın muavenetiyle (İslam birliğinin yardımlaşmasıyla) Müslümanların dayanışmasıyla ve bütün ulema (alimler) ve evliyanin ve bilhassa Al-i Beytin neslinden (Peygamberimizin soyundan) her asırda kuvvetli ve kesretli (çok sayıda) bulunan milyonlar fedakar seyyidlerin (Peygamberimizin soyundan gelenlerin) iltihaklarıyla (katılmasıyla) O VAZİFE-İ UZMAYI (büyük görevi) YAPMAYA ÇALIŞIR. (Emirdağ Lahikası, sf. 260) Üstad, Hz. Mehdi'nin üçüncü vazifesinin, zamanın değişip, küfrün hakim olmasıyla değiştirilen, birçok Kuran hükmünün, bütün Müslümanların ve Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelen seyitler cemaatinin yardımıyla yeniden canlandırmak ve uygulamak olduğu bildiriliyor. Bediüzzaman bir başka sözünde ise Hz. Mehdi'nin üçüncü vazifesinin İslam toplumunu birleştirmek ve Hıristiyan alemiyle ittifak yapmak olduğunu belirtmiştir. Hz. Mehdi'nin çok geniş bir alanda yapacağı bu görevler tüm dünyada herkes tarafından bilinecektir: O ZATIN üçüncü vazifesi, Hilafet-i Islamiyeyi Ittihad-i Islama bina ederek (İslam halifeliğini İslam birliğinin üzerine kurarak), ISEVİ RUHANİLERİYLE (Hıristiyan alimleriyle) İTTİFAK EDİP (birlik olup) DİN-İ İSLAMA (İslam dinine) HİZMET ETMEKTİR. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir (yerine getirilebilir). Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa'şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında (halkın gözünde) daha ehemmiyetli (önemli) görünüyorlar. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9) 24- Semavi dinlerin hepsinin beklediği Hz. İsa'nın gelişi ile birlikte, İsevilerin Hz. Mehdi ile ittifak yapıp Kuran'a tabi olacaklarını Üstad bildirmiştir O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiyeyi İttihad-ı İslam'a bina ederek, İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam'a hizmet etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
25- Bediüzzaman, Hıristiyanlığın Kuran'a tabi olması ile dünya çok geniş çapta ve görkemli gelişmelere sahne olacağını söylemiştirBirinci vazife, o vazifeden üç dört derece daha ziyade kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa'şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
32- Bediüzzaman, Hz. İsa'nın semavi nuzulünün kesin olduğunu bildirdiğine göre, Hz. İsa geldiğinde kiminle ittifak yapacaktır, o anda Müslümanların başında kim olacaktır? Rivayetler ve Bediüzzaman bu şahsın Mehdi olduğunu söylemektedir
Evet, hadis-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa'nın semavi nuzulü kat'i olmakla beraber; mânâ-yı işârisiyle-başka hakikatları ifade ettiği gibi bu hakikata da mu'cizane işaret ediyor. (Kastamonu Lahikası, 50) Şahs-ı İsa Aleyhisselam'ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal'ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi'nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, "Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi'ye namazda iktida eder, tâbi olur." diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye'nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder. (Şualar, 493)
33- Hıristiyanlık dininin üçleme ve başka batıl ve hurafelerden arınacağı Bediüzzaman tarafından ifade edilmiştir. Böyle bir gelişme henüz gerçekleşmemiş, beklenmektedir .. Hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak .. (Mektubat 53-54) 34- Hurafelerden arınan, saflaşan Hıristiyanlık dini, hak din olan İslam'a dönüşüp, İslam'a tabi olacaktır. Üstadın, rivayetlere göre aktardığı bu gerçek, henüz yaşanmamış ve beklenilen olağanüstü bir gelişmedir .. Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet'e inkilab edecektir... Ve Kur'an'a iktida ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu makamında kalacak. (Mektubat 53-54) 35- İslamiyet ve ona tabi olan Hıristiyanlık ittifak edip büyük güç kazanarak dinsizlik akımını mağlup edeceklerdir. Dünyanın çehresini değiştirecek bu gelişme, henüz yaşanmamış ve beklenmektedir ..Din-i hak, bu iltihak neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karsı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak.. (Mektubat 53-54)
36- Bu ittifakın başına da Hz. İsa geçecektir. Hıristiyanların da beklediği Hz. İsa'nın nuzulü ve ittifak ile gelen bu neticeler yaşanmadığına göre, Bediüzzaman'ın yaşanacağını söylediği bu gelişmeler beklenmektedir
.. İttihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken alem-i semavatta cism-i beşerisiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselam, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey'in va'dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Sey' va'detmiş elbette yapacaktır ... (Mektubat, 53-54)
37- Dinsizlik akımı etkisini sürdürdüğüne göre, iki din ittifak etmediğine göre, hak dinin kuvvet bulmasını gerçekleştirecek olan iki mübarek zat olan Hz. Mehdi ve Hz. İsa'nın gelmeleri beklenmektedir Şahs-ı İsa Aleyhisselam'ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal'ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi'nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, "Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi'ye namazda iktida eder, tâbi olur." diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye'nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder. (Şualar, 493) 158 ) HİLAFET-İ İSLAMİYE'Yİ (İSLAM HALİFELİĞİNİ) İTTİHAD-I İSLAM'A BİNA EDEREK (İSLAM BİRLİĞİNİN ÜZERİNE KURARAK): Bediüzzaman Hz. Mehdi’nin üçüncü vazifesinin İslam toplumunu birleştirmek ve Hıristiyan alemiyle ittifak yapmak olduğunu belirtmiştir. Hz. Mehdi'nin İslam birliğini kurup Hıristiyan önderlerle ittifak etmesi ve bu vesileyle İslam'a hizmet etmesi Bediüzzaman'ın yaşadığı dönemde ve öncesinde de gerçekleşmemiş olaylardır. Bediüzzaman da bu vazifenin Allah’ın izniyle Hz. Mehdi tarafından yerine getirileceğini belirterek, kendisinin Hz. Mehdi olmadığını bir kez daha delillendirmiştir.
159) İSEVİ RUHANİLERİYLE (DİNDAR HIRİSTİYANLARLA VE HIRİSTİYAN ALİMLERİYLE) İTTİFAK EDİP (İŞ BİRLİĞİ VE DAYANIŞMA İÇERİSİNE GİREREK) DİN-İ İSLAM’A (İSLAM DİNİNE) HİZMET ETMEKTİR: Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin İslam toplumunu birleştirip Hıristiyan önderleriyle, İslam ve Hıristiyanlığın ortak cephesi olan "materyalizm ve dinsizliğe" karşı ittifak edeceğini ve bu yolla İslam dinine hizmet edeceğini bildirmektedir. Bir Kuran ayetinde bildirildiği gibi, “... iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: "Hıristiyanlarız" diyenleri bulursun. Bu, onlardan (birtakım) papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekte büyüklük taslamamaları nedeniyledir.” (Maide Suresi, 82) samimi Müslümanlar ve samimi Hıristiyanlar birbirlerinin doğal müttefikidirler. Dinsizliğe karşı ortak bir fikri mücadele yürütmeleri ve yardımlaşmaları gerekir. Ahir zamanda bu dayanışmanın en güzel örneği Hz. İsa ve Hz. Mehdi vesilesiyle yaşanacaktır. Bediüzzaman da bu sözleriyle Hz. Mehdi’nin bu önemli alametine dikkat çekmektedir. Bediüzzaman, kendisi hayatta iken henüz gerçekleşmemiş olan bu gelişmeleri hatırlatarak, Hz. Mehdi'nin kendisinden sonraki bir tarihte gelecek bir şahıs olduğunu müjdelemektedir.
160) BU VAZİFE PEK BÜYÜK BİR SALTANAT: ve KUVVET:
Bediüzzaman, İslam birliği ile Müslüman ve Hıristiyan dünyasının hak din adına ittifak etmesi gibi büyük bir olayın ancak üç şartın oluşmasıyla gerçekleşebileceğine dikkat çekmiştir. Bediüzzaman “PEK BÜYÜK BİR SALTANAT VE KUVVET” sözleriyle bu şartlardan ikisini açıklamaktadır. “Saltanat” kavramı, güç ve yetki ifade eden bir kelimedir. “KUVVET” kavramı ise “istediği şeyi icra edebilme gücü yani yetki”yi tanımlamaktadır. Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin İslam birliğini oluşturup bu birliğin liderliğini üstleneceğini ve “pek büyük bir kuvvet ve yetkiye sahip olacağını” bildirmiştir. Bediüzzaman'ın “PEK BÜYÜK” sözleri, Hz. Mehdi'nin sahip olacağı bu kuvvetin ve saltanatın çapının büyüklüğünü ifade etmektedir. Böyle büyük bir kuvvetin Bediüzzaman ve ondan önceki müceddidlerin zamanında gerçekleşmediği bilinen bir gerçektir. Bediüzzaman da Hz. Mehdi'nin bu önemli alametini vurgulayarak, bu mübarek zatın kendi yaşadığı dönemde henüz gelmediğini, ortaya çıktığında ise bu özellikleriyle tanınacağını hatırlatmıştır.
163) O İKİNCİ, ÜÇÜNCÜ VAZİFELER PEK PARLAK VE ÇOK GENİŞ BİR DAİREDE (ALANDA) VE ŞA'ŞALI (GÖSTERİŞLİ) BİR TARZDA OLDUĞUNDAN: Bediüzzaman bu sözleriyle Hz. Mehdi'nin ikinci ve üçüncü görevlerinin çok geniş kitleleri ve coğrafyaları kapsayan gösterişli, görkemli ve geniş yankılar uyandıran icraatlar olduğunu belirtmektedir. Nitekim, İslam Birliğini kurmak, tüm Müslümanların liderliğini üstlenmek, Hıristiyanlarla ittifak ve dayanışma içine girmek ve sonucunda İslam ahlakını yeryüzüne hakim kılmak, dünya tarihinin belki de en büyük ve en görkemli olaylarından olacaktır. Bediüzzaman'ın sözünü ettiği bu vazifeler Bediüzzaman'ın yaşadığı devirde ve İslam tarihinin hiçbir döneminde, Hz. Mehdi döneminde olacağı gibi yaşanmamıştır. Bediüzzaman'ın ihtişamlı faaliyetlerini bu derece detaylı tarif ettiği kişi, kendisinden sonra geleceğini ve bu üç vazifeyi en gösterişli biçimde yerine getireceğini ifade ettiği Hz. Mehdi'dir. •ZATIN üçüncü vazifesi, HİLAFET-İ İSLAMİYE'Yİ (İslam halifeliğini) İTTİHAD-I İSLAM'A BİNA EDEREK (İslam birliği üzerine kurarak), İSEVİ RUHANİLERİYLE (dindar Hıristiyanlarla ve Hıristiyan alimleriyle) İTTİFAK EDİP (iş birliği ve dayanışma içerisine girerek) DİN-İ İSLAM'A (İslam dinine) HİZMET ETMEKTİR. BU VAZİFE, PEK BÜYÜK BİR SALTANAT ve KUVVET ve MİLYONLAR FEDAKARLARLA (MİLYONLARIN FEDAKARANE KATILIMIYLA) TATBİK EDİLEBİLİR(yerine getirilebilir). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9)
Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin üçüncü vazifesinin İslam toplumunu birleştirmek ve Hıristiyan alemiyle ittifak yapmak olduğunu belirtmiştir.
Hz. Mehdi'nin İslam birliğini kurup Hıristiyan önderlerle ittifak etmesi ve bu vesileyle İslam'a hizmet etmesi Bediüzzaman'ın yaşadığı dönemde ve öncesinde de gerçekleşmemiş olaylardır. Bediüzzaman da bu vazifenin Allah'ın izniyle Hz. Mehdi tarafından yerine getirileceğini belirterek, kendisinin Hz. Mehdi olmadığını bir kez daha delillendirmiştir.
Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin İslam toplumunu birleştirip Hıristiyan önderleriyle, İslam ve Hıristiyanlığın ortak cephesi olan "materyalizm ve dinsizliğe" karşı ittifak edeceğini ve bu yolla İslam dinine hizmet edeceğini bildirmektedir. Bir Kuran ayetinde bildirildiği gibi, "... iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: "Hıristiyanlarız" diyenleri bulursun. Bu, onlardan (birtakım) papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekte büyüklük taslamamaları nedeniyledir." (Maide Suresi, 82) samimi Müslümanlar ve samimi Hıristiyanlar birbirlerinin doğal müttefikidirler. Dinsizliğe karşı ortak bir fikri mücadele yürütmeleri ve yardımlaşmaları gerekir. Ahir zamanda bu dayanışmanın en güzel örneği Hz. İsa ve Hz. Mehdi vesilesiyle yaşanacaktır. Bediüzzaman da bu sözleriyle Hz. Mehdi'nin bu önemli alametine dikkat çekmektedir. Bediüzzaman, kendisi hayatta iken henüz gerçekleşmemiş olan bu gelişmeleri hatırlatarak, Hz. Mehdi'nin kendisinden sonraki bir tarihte gelecek bir şahıs olduğunu müjdelemektedir.
Bediüzzaman, İslam birliği ile Müslüman ve Hıristiyan dünyasının hak din adına ittifak etmesi gibi büyük bir olayın ancak üç şartın oluşmasıyla gerçekleşebileceğine dikkat çekmiştir. Bediüzzaman "PEK BÜYÜK BİR SALTANAT VE KUVVET" sözleriyle bu şartlardan ikisini açıklamaktadır. "Saltanat" kavramı, güç ve yetki ifade eden bir kelimedir. "KUVVET" kavramı ise "istediği şeyi icra edebilme gücü yani yetki"yi tanımlamaktadır. Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin İslam birliğini oluşturup bu birliğin liderliğini üstleneceğini ve "pek büyük bir kuvvet ve yetkiye sahip olacağını" bildirmiştir. Bediüzzaman'ın "PEK BÜYÜK" sözleri, Hz. Mehdi'nin sahip olacağı bu kuvvetin ve saltanatın çapının büyüklüğünü ifade etmektedir. Böyle büyük bir kuvvetin Bediüzzaman ve ondan önceki müceddidlerin zamanında gerçekleşmediği bilinen bir gerçektir. Bediüzzaman da Hz. Mehdi'nin bu önemli alametini vurgulayarak, bu mübarek zatın kendi yaşadığı dönemde henüz gelmediğini, ortaya çıktığında ise bu özellikleriyle tanınacağını hatırlatmıştır.
Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymetdardır (değerlidir), fakat O İKİNCİ, ÜÇÜNCÜ VAZİFELER PEK PARLAK VE ÇOK GENİŞ BİR DAİREDE (alanda) VE ŞA'ŞALI (gösterişli) BİR TARZDA OLDUĞUNDANUMUMUN VE AVAMIN NAZARINDA (genelin ve halkın gözünde) DAHA EHEMMİYETLİ (önemli) GÖRÜNÜYORLAR. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9)
Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin ikinci ve üçüncü görevlerinin, birincisine kıyasla çok daha geniş bir alanda etki oluşturacak büyük icraatlar olduğunu açıklamıştır.
Bediüzzaman bu sözleriyle Hz. Mehdi'nin ikinci ve üçüncü görevlerinin çok geniş kitleleri ve coğrafyaları kapsayan gösterişli, görkemli ve geniş yankılar uyandıran icraatlar olduğunu belirtmektedir. Nitekim, İslam Birliğini kurmak, tüm Müslümanların liderliğini üstlenmek, Hıristiyanlarla ittifak ve dayanışma içine girmek ve sonucunda İslam ahlakını yeryüzüne hakim kılmak, dünya tarihinin belki de en büyük ve en görkemli olaylarından olacaktır. “Dünyanın barışa, dostluğa ve kardeşliğe belki de en çok ihtiyaç duyduğu dönemlerden birini yaşamaktayız. ……Üç dinin mensuplarının arasındaki diyalog, sadece toplantılarla ve konferanslarla sınırlı kalacak bir ilişki değil, ortak değerleri savunan, aynı amaç için mücadele eden, ortak sorunlara çözüm getirmeyi hedefleyen inançlı insanların birlikteliğidir. Ve bu birliktelik, Hz. İsa'nın yeryüzüne ikinci kez gelişini beklediğimiz bu dönemde dünyayı aydınlığa ve huzura kavuşturacak en önemli vesilelerden biri olacaktır.” burada sonuçta ne demek isteniyor diyalog yapılacaksa lafta kalmamalı h.z isa a.s nin zuhurundan evvel amacına yani İttihadi ilsamın tesisinden sonra diğer tahrif olmuş dinlerdeki insanlarıda halen tam tahrif edilmememiş aynı ortak değerleride vesile kıalrak bu tip faaliyetlerle İSLAMA davet etmek,bediüzzamanın ifadesi ile , İSEVİ RUHANİLERİYLE (dindar Hıristiyanlarla ve Hıristiyan alimleriyle) İTTİFAK EDİP (iş birliği ve dayanışma içerisine girerek) DİN-İ İSLAM'A (İslam dinine) HİZMET ETMEKTİR. Sonuçta TEBLİĞ İÇİN DİYALOG ayrı bir konu VATİKAN EKSENLİ DİYALOG APAYRI bir konu Harun Yahya eserlerinin büyük çoğunluğunda önce İSLAMBİRLİĞİ nden bahsediyor.Yani bir insan nın diyalog noktasında güleninin yaptığı gibi müslümanları hiçe sayıp sadece başta hristiyanlarla diyalog düşüncesinde olması elbette ters tepki verilecek bir durum..Harunyahyada böyle bir durumda yok. hocada D-8i, kurunca tüm dünyaya barış gelsin amaçlı ilkelerden biride diyalog D-8’lerin bayrağında 6 yıldız, 6 temel ilkeyi sembolize ediyor. 1. Savaş değil, barış 2. Çatışma değil, diyalog 3. Çifte standart değil, adalet 4. Üstünlük değil, eşitlik 5. Sömürü değil, işbirliği 6. Baskı ve tahakküm değil, insan hakları hürriyet ve demokrasi… Erbakan, D-8’in, bünyesindeki 8 devlete kısa vadede Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya gibi hristiyan ülkeleri de dahil olduğu 60 ülkeyi, daha sonra da 160 ülkeyi dahil ederek 6 milyarlık insanlık aleminin hepsinin temsilcisi konumuna geleceğini kaydederek bütün bu hazırlıklar ve tam kurumsallaşma sağlandıktan sonra G-7 ile 2. Yalta Konferansı’nı gerçekleştireceğini ve dünyayı değiştireceğini belirtti. Erbakan, ülkelerin Yüksek Bağımsızlık Kurulu’nu oluşturarak bünyesindeki 5 kurulu da işler hale getireceklerini kaydetti. Yani bu çalışmalar yapılmak istenyirosa sonucta bir noktada onlarlada birlik olup siyonizmin kökünü kazımak gerekiyor.bu gün bir avuç Yahudi ne yapıyor..bush gibi dangalakları bakın İslam bizim ortak düşmanımız sizin mesihinizin gelmesi için hristiyanlar olarakbize destek verin planlarımıza mesihinzi getirelim.yani onlar şeytani planlarla hristiyan aleminide kullanıtor safça..buna karşı biz ne yapacağız .hayır sizin mesihiniz arzı mevudu gerçekleştince gelmeyecek o deccaldir vs. bu gerçekleri anlatarak bir diyalog içerisinde olup onları islama kurana davet edeceksin..Erbakan hoca demiyor mu bizim normal kendi halinde yahudidilerle sorunumuz yok.biz Siyonist yahudier insanlık bize köle olsun izhniyetinde olsun diyenlere karşıyız..hatta normal Yahudi vatandaşa gelin bu Siyonistlere karşı sizinle birlik içerisinde olup çünkü bnlar sizede zarar veriytor diyerek onlarıda belli noktada dinsizliğe deccale karşı İslami saflara çekme davetinde bulunuyor ve bu gün israilde binlerce Yahudi Siyonist rejime karşı protesto gösterileri yapıyor bunlar hangi vesilelerle gerçekleşiyor zannediyorsunuz.. SEVGİLİ KARDEŞLERİM sonuçta Siyonsitler tarafından Binbirtürlü işkence zulum haksızlığa kalmış bu müberek insanların onca hayırlı icraatlerini adeta görmezden gelip açıklarını ve kusurunu aramak müslüman bir kimseye yakışan bir özellik değildir.Aynı siperde birbirine tokat atan askerler gibisi yanlış hereketler ancak bu durum gayeside bu olan küffarın çok hoşuna gider.Sınırlı bilgilerimizle mübarek insanları yargılamayalım,onların deryasında bir dalga bile olamzken fırtına çıkarmaya çalışmanın alemi yok. Müslümanların yaptıkları birtakım şeylerin hikmetini anlamadan bu yönden kusurlarını aramak eleştirmek bize düşmez mesafede kazandırmaz,neticede bizim silahımızı birbirimize değil düşmana yöneltmeliyiz,aksi takdirde birbirini en küçük ayrıntıda murdetlik noktasına getiricek tarzda ayrıntılara takılıp bilmeden hareket edersek deccalin tuzağına düşmüş ve araya fitne sokarak arkadan vurma planına alet olmuş oluruz...SELAMETLE. BATI’DA BİLİM DÜNYASIDA ALLAH’A YÖNELMİŞTİR Geçtiğimiz 20. yüzyılda bilimde büyük ilerlemeler kaydedilmiş ve bilimsel açıdan yüzyıllardır sır olan pek çok bilgi açığa çıkmıştır. Ve ilerleyen bilim, açıkça bir gerçeği göstermiştir: Yaratılış Gerçeği. Her bilimsel bulgu evrende var olan canlı ve cansız tüm varlıklardaki kusursuz tasarımı, düzeni ve planı göstermektedir. Bu bulgulara bizzat şahit olan birçok Batılı bilim adamı da tüm evrenin üstün bir aklın ürünü olduğunu görmüş, herşeyin sonsuz kudret sahibi Allah tarafından yaratıldığını anlayarak, Yaratılış Gerçeği'ni kabul etmiştir. Bugün, başta ABD olmak üzere, Batılı ülkelerde inançlı bilim adamları tarafından kurulmuş olan birçok ciddi akademi ve organizasyon mevcuttur. Aynı zamanda bu bilim kuruluşları, bilimsel delillerin evrendeki kusursuz tasarımı ortaya koyduğunu göstermek için çalışmalarını sürdürmektedirler. Birçok ünlü bilim adamı adeta bir din gibi bağlandıkları Darwinizm'i terkederek, Allah'a yönelmişlerdir. Üniversitedeki kürsülerde, yazdıkları kitaplarda, hazırladıkları çalışmalarda, panellerde hep yaratılış gerçeği üzerinde durmaktadırlar. Günümüzde yaşayan ve bilimsel çalışmaları ile tanınan binlerce inançlı bilim adamından bazıları şöyledir: Prof. William W. Hay Dünyanın anatomi ve embriyoloji alanındaki ünlü bilim adamları arasında yer alan Kanada, Toronto Üniversitesi'nden Prof. Keith Moore Amerika'nın ünlü denizbilimcilerinden Prof. William W. Hay Oxford Üniversitesi Fizikçilerinden Prof. Robert Matthews Wellington Victoria Üniversitesi Kimya Prof. Dr. Jonathon D. Sarfati Dünyanın en ünlü jeologlarından Prof. Alfred Kroner Prof. Werner Gitt'in evrim teorisini eleştiren pek çok kitabı vardır: "Am Anfang war die Information" (Başlangıçta Bilgi Vardı) bu çalışmalardan biridir. Kanada Manitoba Üniversitesi Anatomi Kürsüsü başkanı, Anatomi profesörü ve Çocuk Sağlığı ve pediyatri Profesörü olan T.V.N. Persaud Alman Federal Fizik Enstitüsü Direktörü Prof. Werner Gitt Oregon State Üniversitesi Kimya Profesörü Dr. Donald Chittick Berkeley Üniversitesi Moleküler ve Hücre Profesörü Jonathan Wells Amerika Chicago, Kuzeybatı Üniversitesi Jinekoloji Profesörü Joe Leigh Simpson Tayland Shiang Mai Üniversitesi Anatomi ve Embriyoloji Kürsüsü eski başkanı ve şu anda aynı üniversitede Tıp Fakültesi Dekanı olan Profesör Tagata Tagasone Princeton Üniversitesi Matematik Profesörü David Berlinsky Almanya Max-Planck-Gesellschaft Üniversitesi Fizik Profesörü Carl Friedrich von Weizs Günümüzün acker en tanınmış gök bilimcisi olan Dr. Allan Sandage Amerikalı biyoloji profesörü Michael Behe, Darwin'in Kara Kutusu isimli kitabında şöyle demektedir: "Bunlar doğanın kanunları tarafından, tesadüfler sonucu veya bir ihtiyaçtan dolayı tasarlanmamıştır; aslında bunlar önceden planlanmıştır. Tasarımı yapan ise, sistemlerin en son halinin nasıl olacağını en iyi şekilde bilmektedir; bu nedenle sistemlerin oluşacağı her adım da planlanmıştır. Yeryüzündeki hayat da en basit örneğinden en kritik parçalarına kadar, bu akıllı dizaynın sonucudur. Akıllı dizaynın sonucu aslında tüm gerçekliğini kendi içinde barındırmaktadır. Biyokimyasal sistemlerin akıllı bir tasarımcının eseri olduğunu anlamak için, yeni bir prensibe dayalı mantık veya bilim de gerekmemektedir. Son kırk yıl içinde biyokimya dalında yapılan çalışmalar zaten bu gerçeği görmeye yeterlidir..." (Michael Behe, Darwin'in Kara Kutusu, s. 196) Harvard Üniversitesi astronomi ve bilim tarihi Profesörü Owen Gingerich Chicago Üniversitesi Hukuk Profesörü Philip Johnson Pennsylvania Lehigh Üniversitesi Biyoloji Profesörü Michael J. Behe Dünyanın ünlü fizyoloji bilginlerinden Profesör Andro Cinovayivi Ünlü Amerikalı astrofizikçi, Toronto Üniversitesi Fizik Profesörü Hugh Ross Amerika Philadelphia Thomas Jefferson Üniversitesi'nden ünlü anatomi profesörü E. Marshall Johnson Amerika Washington Georgetown Üniversitesi Tıp Fakültesi Tibbi Embriyoloji yardımcı Profesörü Dr. Gerald C. Goeringer BİLİMDE ALLAH'A DÖNÜŞ DÜNYACA ÜNLÜ NEWSWEEK DERGİSİNE KAPAK KONUSU OLDU Tüm bu gelişmelerle birlikte bilimadamları arasında Allah'a yöneliş, dünya medyası tarafından da ele alındı. Dünyanın en ünlü haber dergilerinden olan Newsweek dergisi, 1998 senesinin Temmuz ayında kapağına şu başlığı attı: "BİLİM ALLAH'I BULUYOR" Günümüzün en tanınmış gök bilimcisi olan Dr. Allan Sandage, sonradan dini kabul eden bir bilim adamıdır. 1998 yılında "Bilim Allah'ı Buluyor" kapak konulu Newsweek dergisine verdiği bu röportajda Sandage, dini kabul etmesini şöyle açıklıyordu: "Beni bu sonuca götüren, dünyanın bilimle anlaşılamayacak kadar karmaşık olmasıydı. Var oluşun sırrını anlayabilmem ancak imanla mümkün." Texas Üniversitesi'nden fizikçi Steven Weinberg'ın şu sözü oldukça ünlüdür: "Kainatın sırları kozmoloji bilimiyle anlaşıldıkça, daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor." …Fizikçiler, uzayın, hayatın bir amaç için ve bilinçli olduğu konusunda belli işaretler fark etmişlerdi. Değişmeyen sayılar; yerçekimi kuvvetinin gücü, proton kütlesi ve elektronun elektriksel yükü gibi. Bunlar biraz farklı olsaydı, atomlar birarada durmaz, yıldızlar ışık saçmaz ve hayat görüntüsü olmazdı. "Doğa kanunlarının gördüğümüz kainatı oluşturmak için inanılmaz derecede ince bir ayarla ayarlanmış olması gerektiğini anladığınızda, bu durum, kainatın birden oluşmadığını, onun arkasında yatan birtakım bilinçli hareketlerin var olduğu fikrini doğurur." Charles Townes "Pek çok kişi, evrenin kanunlarında bir akıl olduğunu hissetmektedir." …Russel: "Kuantum mekanikleri bizlere özel bir ilahi müdahalenin olduğunu düşündürtüyor" demektedir. Pek çok bilim adamı mucize beklerken, Yaratıcı müdahalesini fizik kurallarıyla gösterir... Tahran'daki Sharif Üniversitesinden fizikçi Mehdi Golshani, Kuran'ı okuyor, doğal fenomenin "Allah'ın kainata işaretleri" olduğuna inanıyor ve bunları neredeyse dini bir yükümlülük olarak inceliyor. Kuran insanlardan "gezip dolaşmalarını ve Allah'ın yarattıklarında nasıl tecelli ettiğini" görmelerini ister. Golshani'ye göre araştırma "dini bir konudur. Allah'ın yaratmasındaki pek çok gizemi içinde barındırır." Aynı konu Yahudiliğe de uzanır. Carl Feit bunu şöyle açıklar: "Bu kişiye göre, Allah sevgisinin tek yolu O'nun yaptıklarını anlayabilmektir. Bu da kainattır. Kainatın işleyişini bilmek dindar bir insan için merak konusudur çünkü bu Allah'ın yarattığı bir dünyadır". Kuşkusuz Feit düşüncesinde yalnız değildir. Geçen sene gerçekleştirilen bir çalışmaya göre, Amerikan bilim adamlarının % 40'ı Allah inancına sahiptir. Bu kişiler, Allah'a sadece dünyadaki manevi bir güç olarak değil, dua edecekleri bir Yaratıcı olarak inanmaktadırlar."77 Jean-Claude Van Damme, sinema oyuncusu "Jean-Claude Van Damme, Uyuşturucu Bağımlılığını Yenip, Allah'ı Buldu" Jennifer Aniston, sinema oyuncusu Ünlü Amerikalı oyuncu inancını şu sözleriyle açıklıyor: "... Allah'a inanıyorum. Bizim güçlü olduğumuzu ve tüm bunları da kendi kendimize yaptığımızı sanmıyorum..." Kirk Douglas, sinema oyuncusu Ünlü aktör Kirk Douglas 6 Ekim 1997 yılında yapılan bir röportajında geçirdiği rahatsızlığın kendisini Allah'a yönelttiğini belirtiyor: "Geçirdiğim felcin en önemli sonuçlarından biri Allah'a olan inancımı bir kez daha göstermiş olması. Felçten sonra fark ettim ki, konuşabilme mucizesini artık bir lütuf olarak görüyorum..." Denzel Washington, sinema oyuncusu Malcolm X, Kasırga gibi hasılat rekorları kıran filmlerde rol alan ünlü aktör, Allah'a olan samimi duygularını röportajlarında şöyle dile getiriyor: "Hayatımdaki her olayın Allah'ın kontrolünde olduğunu düşünüyorum. Ve bu filmi yapmak için elime geçen fırsat da bunlardan biri" "Allah'ın izniyle şu an bulunduğum yerdeyim fakat bunun için sıkı bir şekilde çalışmaktan başka bir şey yapmadım." Gwyneth Paltrow, "Ben kadere inanırım ve herşeyin olması gerektiği gibi olduğuna inanırım. Hiçbir şey kaza sonucu olmaz." Sarah Jessica Parker, sinema oyuncusu Amerika'nın ünlü bir dizisinde başrolde oynayan aktris Sarah Jessica Parker, "Allah'a şükretmediğim tek bir günüm bile geçmiyor."44 diyerek elde ettiği başarıyı Allah'ın bir nimeti olarak gördüğünü belirtmektedir. Arnold Schwarzenegger, sinema oyuncusu "Soru: Şeytana inanır mısınız? Arnold Schwarzenegger: Ben Allah'a inanırım ve bu yüzden ... şeytana da inanırım. ... hepimiz iyiye ve kötüye inansak daha iyiye gideriz. Val Kilmer "Mısır'ın Kralı" filminde Hz. Musa'nın sesini canlandıran oyuncunun, Hz. Musa hakkındaki görüşleri, onun Allah'a olan inancını göstermektedir. "Tevazu Allah'ın bizden daha büyük olduğunu tanımakla oluşur. Allah kainatın tek Yaratıcısı'dır."47 Mel Gibson, sinema oyuncusu Röportajlarında Allah'a olan inancı sayesinde artık huzurlu bir hayatı olduğunu dile getirmektedir. '20'li yaşlarım çok korkunçtu.İçki,uyuşturucu.Sonra bunları bıraktım.Teşekkürler Allah'ım' Mel Gibson Darwin'in evrim teorisine karşı çıkıyor..." PRENS CHARLES, İngiltere Prensi 1997 senesinin ilk aylarında Prens Charles, şu sözleriyle insanları Allah'a imana davet etmiştir:".Kontrolden çıkan modern materyalizm çağında Batı'nın İslam dininden öğreneceği çok şey olduğunu söyleyen Prens Charles, tahrip edilen masumiyetin ve kaybolan tevhidi kainat anlayışının İslam'ın katkısıyla yeni bir boyut kazanabileceğini açıklıyordu."30 Londra'nın batısındaki ilk resmi İslami okulu ziyaret eden Prens Charles, dinin topluma kazandırdıklarının çok önemli olduğuna dikkat çekmiştir: İslam dininin toplumumuza kazandırdığı değerleri takdir ediyor ve bundan memnunluk duyuyoruz." HELMUT KOHL, Eski Almanya BaşbakanıEski Almanya Başbakanı Helmut Kohl da, 1997 senesinde Avrupa Birliği'ne sunduğu bir mektubunda şu teklifte bulunmuştur: Başbakan Kohl, ileride hazırlanacak olan Avrupa Birliği anayasasına Allah'ın isminin yazılmasını istiyor. Alman anayasasında Allah'ın ismi anılıyor ve Bavaria'daki taraftarlar bunun Avrupa Birliği'ne de model olacağını umuyorlar. Kohl, bu hafta Harald Hässler'e yazdığı mektubunda, diğer Avrupa Birliği üyesi iki ülkenin de -İrlanda ve Yunanistan- anayasalarında Allah'ın isminin yazdığını belirtti... Kohl'ün teklifi dün, Hässler ve diğer taraftarlar tarafından içtenlikle karşılandı. "Bu kesinlikle çok hoş" dedi Avrupa Parlamentosu Hristiyan Sosyal Birliği üyesi. "Bence Helmut Kohl, Avrupa geleceğinin en büyük mimarıdır"31 http://www.youtube.com/watch?v=_GjY6tWnArk
erbakan hocanın igmg de avrupadaki yeni problemler konuşması orda bir çok profesörden müslüman olanalrdan ve olma aşamasında olanalrdan bahsediyor bu insanlar artık belli kıvama gelmişler yanlış bilgilendirmelerden uzak bir şekilde İslamı tanıyabilmeleri için diyalog içinde olunması lazım.En azından elin siyonistinin kuklası olacaklarına bizim kontrolumuz altında islama hizmet ettirilebilirler.Onlar kafir deyip kesip atmak neyin diyaloğu demek ne derece doğru olur.belki bu insanlar müslüman olanlar bizden kat kat daha fazla islama hizmet edeceklerdir.Bunun yoluda ancak tavissiz diyalog tebliğ çalışmalarından geçmektedir vesselam.. Diyalog hakkında daha bir çok söylenecek yazı vardı alıntılamadım gereksiz uzuyor neticede ana hatları ile anlaşılmışsa sorun yoktur diyoruz İnşallah. SONUÇ: ALLAH HERŞEYDEN HABERDAR OLANDIR İnkarcılar, geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de iman edenlere iftira atmaya devam edeceklerdir. Ancak onların iftira ve eziyet verici sözleri, geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de iman edenleri üzmeyecek ve onlara bir zarar veremeyecektir. Çünkü, müminler çok önemli bir gerçeği bilen ve bütün hayatlarını bu gerçeği bilerek yaşayan insanlardır. Bu gerçek şudur: Allah herşeyi gören, bilen ve işitendir. Allah'ın dilemesi dışında hiçbir insan başka bir insana en küçük bir zarar vermeye muktedir değildir ve asla olamaz da. Her iftira sözü Allah'ın izni ve bilgisi ile söylenir. İftiracılar, aralarında düzenler kurarlarken de, iftiralarının planını yaparlarken de, cümlelerini kurarlarken de Allah onları görmekte ve işitmektedir. En acımasız iftira sözlerini söylerken de, müminlerin artık dinlerinden geri döneceklerini zannederlerken de, Allah onların akıllarından geçenleri bilmektedir. Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirir: Allah'ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun? (Kendi aralarında gizli toplantılar düzenleyip) Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O'dur; beşin altıncısı da mutlaka O'dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir. (Mücadele Suresi, 7) Yoksa onlar; gerçekten Bizim, sır tuttuklarını ve aralarındaki fısıldaşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, (işitiyoruz) ve onların yanlarındaki elçilerimiz de (herşeyi) yazıyorlar. (Zuhruf Suresi, 80) Ayetlerde haber verildiği gibi hiçbir iftiracı başıboş değildir. Ve hiçbir iftira sözü, -iki kişi arasında geçse dahi- karşılıksız kalmaz. İftirayı atan unutsa dahi, onu gören, işiten ve yaratan Allah unutmaz; inkarcıların söyledikleri tüm isyankar sözlerin, asılsız iftiraların, sahip oldukları tüm kötü düşüncelerin, yaptıkları tüm zulümlerin karşılığı hesap günü kendilerine geri dönecektir. Herşeyin hakimi ve tek sahibi olan Allah, müminlerin dostu ve vekilidir. Müminler, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Rabbimizin, her zaman herşeyi en güzel, en hayırlı, en adil, en hikmetli şekliyle yarattığını bilir ve sadece O'na dayanıp güvenirler. Allah'ın dışında hiçbir varlıktan korkmazlar. Hiçbir iftira, saldırı, tehdit, alay, canlarına ve mallarına kastedilmesi onları imanın güzelliğini ve Kuran ahlakını yaşamaktan vazgeçirmeye güç yetiremez. Allah Kuran'da Müslümanların bu kararlılığını ve alacakları karşılığı şöyle müjdelemiştir:
|
Yorumlar (
1
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
|
|
|
|