1.Hoca-Refahyol,İsraille Anlaşma yaptımı Türkiye’nin 1949 yılında İsrail’i resmen tanımasından bugüne kadar, İsrail ile sürekli anlaşmalar yapılmıştır. Sadece 1996 Haziran ayı ile 1997 Temmuz ayları arasında, Erbakan Hükümeti döneminde hiçbir anlaşma imzalanmamış ve daha önce yapılan bütün anlaşmalar dondurulmuştur.Refahyol Koalisyonu döneminde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teklifi üze¬rine 60 adet Fantom uçağının yenilenmesi tarihi gelince ABD, Türkiye’yi İsrail’e muhtaç etmek için “ben bu uçakların yenilenmesi teknolojisini İsrail’e verdim, bu yenilenmeyi ben yapmayacağım İsrail’e yaptırın” dediği için 60 adet Fantom uçağının yenilenmesi işlemi mecburen, başka çare olmadığı için Amerika’ya verilecek olan yenilenme bedeli İsrail’e ödenmek üzere 60 adet Fantom uçağının yenilenmesinin sağlanması yo¬luna gidilmiştir.Bu zorunlu bir alış-veriştir. Yoksa Türkiye-İsrail arasında siyasi bir anlaşma ile uzaktan yakından bir alakası yoktur.İsrail bu alış-veriş anlaşmasını propaganda maksadı ile kullanarak Türkiye ile anlaşma yaptığını ileri sürmüş ve bölgede bu propagandayı ya¬yarak kendi lehine kullanmıştır. Burada, Necmettin ERBAKAN’ın Büyük Türkiye Projesi içinde yar alan Milli Harp Sanayi ile Ağır ve Yaygın Sanayi Hamlelerini başlatmasındaki gerekliliği, çok net bir biçimde görebiliriz. 2.”Eşini kaybeden Erbakan,imam nikahı ile evlendi” Necmettin Erbakan, eşi Nermin Erbakan'ın ölümünün ardından, yeniden evlendiği yönündeki iddialara yer veren Sabah Gazetesi aleyhinde açtığı davayı kazandı. Gazete, Erbakan'a 5 bin YTL manevi tazminat ödeyecek. Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesindeki davanın duruşmasına Erbakan'ın avukatı Yaşar Gürkanla Sabah Gaztesinin avukatı katıldı. 3.28 ŞUBAT KARARLARINI HOCA ASLA İMZALAMADI Milli Güvenlik Kurulu 28 Şubat 1997 tarihli aylık olağan toplantısında, toplantının başkanlığını Süleyman DEMİREL yapmış, bu toplantıda Başbakan olarak Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN ve ayrıca MGK'nın diğer üyeleri Başbakan Yardımcısı, Genel Kurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Kara, Hava, De¬niz Kuvvetleri Komutanları ve Mgk Genel Sekreteri de bu toplantıda bulunmuşlardır.9 saat süren toplantının gündemi "İrtica ve Buna Karşı Alınacak Tedbirler" konusudur. Bu konuda Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri tarafındanmaddelik bir tedbirler paketi teklifi kurula sunulmuştur. Bu paketin içinde (başörtüsü yasağı, sekiz yıllık kesintisiz eğitme geçilmesi ile birlikte imam hatip liselerinin, meslek liselerinin orta kısımlarının kapa¬tılması ve Kur'an kurslarının kapatılması gibi....) teklifler yer almaktaydı.9 saatlik müzakere esnasında, Devletin Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen Devletin niteliklerini korumak için, getirilen tekliflerin önce Anayasa'nın 2. maddesinin 1. ve 2. paragrafında yer alan niteliklere aykırı olmaması gerektiği, Devletin niteliklerine uymayan tedbirlerle Devletin nitelikle¬rinin korunamayacağı saatler boyu münakaşa edilmiş ve sonunda bu tekliflerin Anayasa'nın 2. madnde Devletin nitelikleri olarak yer alan;Devletin adil olması, Devletin yönetiminin insan haklarına uygun olması, bu te me llere dayanmak üzere Devletin demokratik,sosyal, laik bir hukuk Devleti olması,Niteliklerine uygun olup olmadıklarının tespiti için teklifin Bakanlar Kurulu'na gönderilmesine karar verilmiştir.Tekliflerin altında teklif sahibi olarak yer alan imza Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinin imzasıdır.Bu gerçekler bir takım çevreler tarafından yıllarca maksatlı olarak çarpıtılmıştır.Erbakan'ın Başbakanlığı döneminde bu teklifler incelemeye alın¬dı, uygulanmadı.Bunları, başta dış güçlerin etkisi olmak üzere çeşitli mihrakların etki¬siyle cereyan eden olaylar sonunda Erbakan'ın Başbakanlığından sonra iş başına getirilen Mesut YILMAZ Hükümeti uygulamaya koydu.

4.Kayıp trilyon safsatası.TRİLYONDA YOK SUÇ DA Yargıtay böyle bir kararı nasıl onar? Bütün gerçeklere ramen, mahkeme kararının 60. sayfasında ne deniliyor biliyor musunuz;illerden gelen cevaplarda, partinin 1997de hiçbir faaliyette bulunmadı ı anlaşılmıştır deniliyor.Bu nasıl bir tespittir?! İllerden gelmiş bu kadar yazı, bizim ortaya koydu umuz belgeler apaçık ortada durup dururken, böyle bir hükme, bir kanaate bir hâkim nasıl varabilir; varmış. Peki, hâkim varmış da, Yargıtay böyle bir kararı nasıl onamış?! -Mahkemeye sözkonusu paraların teslim edildi ine dair gelir makbuzları sunuldu. Yani il başkanı ve muhasipleri bu parayı aldıklarına dair imza atmışlar. Ancak bu makbuzlar niçin kabul edilmedi? -Efendim,sizin dosyanızda 139 tane gelir makbuzu var; evet; bu gelir makbuzları sahte... Sahteyse, o zaman, grafolojik inceleme, imza incelemesi yaptırın. Bir sahte evrak tanziminde mahkemenin zorunlu olarak başvurması gereken normal yollardan biri bu de il mi; evet. Bu makbuzların hepsi gitmiş Jandarma Genel Komutanlı ının Grafoloji Dairesine. Orada incelenmiş. 139 tane gelir makbuzunun 127 tanesinin imzalarının sanıklara ait oldu u zapta geçmiş; grafoloji raporu burada. 127 tane makbuzun imzalarının sanıklarının elinin mahsulü oldu u kabul edilmiş. 12 makbuzdaki imza farklıdır diyor, rapor.Farklılı ının sebebi de şu: İl başkanı adına düzenlenmiş makbuz; ama, il başkanı gelememiş, muhasip gelmiş, parayı almış gitmiş, il başkanı yerine muhasip imza atmış. İl başkanı da, duruşmalarda, evet, bu parayı aldık demiş açıkça; yani, o imzaları tekabbül etmiş. Şimdi, böyle bir durumda mahkemenin varaca ı kanaatin, sahte evrak tanzimi iddiası varit de ildir şeklinde olması lazım.. SP Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet eski Bakanı Şevket Kazan Anlatıyor : Bu suçlamalar karşısında susuyoruz; ama, bizim suskunluğumuz, suçu kabul ettiğimiz anlamına gelmemeli. Biz, bir hukuk hatası var, bir adlî hata var, vahim bir hata var; bu hatanın Yargıtay’da, yargının kendi mekanizması içerisinde çözümlenmesini bekliyoruz. Çözümlendiği takdirde, bundan, hem biz memnun oluruz hem Türkiye huzur duyar; ama, bu mesele yargı mekanizması içerisinde çözümlenmezse, o zaman, biz, ister istemez, suçlamanın ağırlığı karşısında, dosya içerisindeki belgeleri kamuoyuna açıklarız; bundan yargı yara alırsa, o zaman, kusurlu biz sayılamayız. Anayasanın 69 uncu maddesi siyasî partileri bir güvenceye daha sahip kılmıştır “siyasî partilerin malî denetimleri Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır” demiştir. Hatta, 1995 yılında anayasa değişikliği yapılırken, anayasada “Anayasa Mahkemesi bir siyasî partinin hesaplarını incelerken, Sayıştay denetçilerinden ve Maliye uzmanlarından istifade eder” hükmü varken, maliye uzmanlarını , olur ki bir inceleme sırasında “iktidarda olmayan, bir siyasî partiye başka gözle bakabilir, başka türlü yorumlarda bulunabilir” durumu söz konusu olduğu için çerçevenin dışına çıkarmıştır. Bütün bunlar, siyasî partilerin denetimlerinin güvencesidir. Diğer taraftan Millî Emlak Genel Müdürlüğü Maliye Bakanlığının Başhukuk Müşavirliğine bir yazı gönderir. Göndermiş olduğu yazıda “parti yetkilileri hakkında ancak ve ancak Anayasa Mahkemesi tarafından inceleme yapıldıktan sonra dava açılabilir”hükmü geçiyor ama bu beyanları mahkeme dikkate almıyor. Böyle bir dava, Maliye uzmanlarının yetkisiz olarak incelemeleri neticesinde, biraz da o tarihteki Maliye Bakanı Zekeriya Temizel ’in maksatlı tutumu ve Vural Savaş’la olan yakın ilişkileri sonucu ortaya çıkıyor. ( Hatırlarsınız 2002 seçimlerinde her ikisi de DSP’den aday oldular. ) Maliye Bakanlığının hazırlamış olduğu rapor otomatikman Vural Savaş’a gönderiliyor. Halbuki, Maliyenin hazırlamış olduğu rapor doğrudan doğruya Anayasa Mahkemesine gönderilmesi gerekiyor. Refah Partisi kapatıldığı , 16 Ocakta karar ilan edildiği zaman, biraz da fevrî duygularla olsa gerek, Sayın Ecevit’in bir sözü olmuştu “Bunların partisini kapatmak yetmez; bunların kökünün kurutulması lazım.” Temizel de, âdeta genel başkanının bu ifadelerine çanak tutar vaziyette bu yollara başvuruyor. Refah Partisinin 1997 hesaplarıyla ilgili iddialara gelince. Ortalık yerde trilyonlar, trilyonlar, deniliyor. Bir defa, ortada trilyonlar yok. İlk açıklayacağımız husus budur. Siyasi partilerin 1997 yılı hesapları , Anavatan Partisi yıl içinde 1 trilyon 308 milyar lira , Aynı yıl Doğru Yol Partisi 1 trilyon 566 milyar lira , Refah partisi ise 869 milyar 300 milyon liralık bir harcama yapıldığını tespit etmişler. Bu durumda RP daha az harcamıştır. Refah Partisinin 1997 yılı hesapları, parti kesin hesabın verileceği tarihten altı ay önce kapatılmış olduğundan Anayasa Mahkemesine verilememiştir. Kapatılma kararının arkasından Maliye Bakanlığı da, tasfiye işlemlerine başlamış. Tasfiye işlemi kapatılan bir siyasî partinin mevcut olan malvarlığının tespit edilip hazineye devredilmesinden ibaret bir işlemdir. Bu noktada Maliye uzmanları, görevleri olmayan bir alana el atmışlardır ; Refah Partisinin hesaplarını da incelemeye kalkmışlar. İddaa bu : Refah Partisi, kapatma davasının arkasından hazineden kendilerine intikal eden parayı harcamadığı halde harcamış gibi gösterdi; yani kaçırdı. Zannediyorum, ikinci veya üçüncü duruşmadaydı, mahkeme başkanı avukatlarımıza karşı bir çıkış yaptı “bu trilyonlar, niye bunları bankalardan göndermiyorsunuz da, trilyonlar çantada mı gidiyor” dedi. Tabiî, dosyayı incelememiş, ortada trilyon yok. Demin gösterdiğim gibi, 869 milyar paranın hesabı söz konusu. 23.07.1998 tarihli malî raporda ise sonuç kısmında “bu hesaplardan dolayı sorumlu olan kişi, Partinin malî işlerinden sorumlu genel başkan yardımcısı Rıza Ulucak Beydir.” Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş’a, Maliye Bakanlığının raporu gelir ve derki : “Rıza Ulucak’ın yanına Necmettin Erbakan ile başkanlık divanında kimler varsa hepsini , ayrıca bu 17 il de yetmez, bütün illeri dahil edeceksiniz.” Ceza hukukunda suç ve ceza şahsidir. Vural Savaş’ın bu şekilde hareket etmesi, her şeyden önce, kendisine anayasanın ve yasaların koyduğu kırmızı çizgileri aşması demektir.Diğer yandan gelişen siyasi olaylar ve erken seçim olayları dolayısıyla partinin Haziran ayından itibaren elbette illere, yine para gönderme mecburiyeti hâsıl oldu. Demek ki, Refah Partisi , seçim için bir masraf yapmaya, illere para göndermeye başlamıştır. Genel merkezde bayrak bastırıp depolamaya, afiş bastırmaya başlamıştır. Mahkemeye söz konusu paraların teslim edildiğine dair gelir makbuzları sunuldu. Yani il başkanı ve muhasipleri bu parayı aldıklarına dair imza atmışlar. Ancak bu makbuzlar niçin kabul edilmedi? Refah partisinin 139 tane gelir makbuzu var ve bu gelir makbuzları sahte deniliyor. Makbuzlar Jandarma Genel Komutanlığının Grafoloji Dairesine ( imza incelemeye ) götürülüp incelenmiş. 139 tane gelir makbuzunun 127 tanesinin imzalarının sanıklara ait olduğu ;kalan 12 makbuzdaki imza farklıdır şeklinde zabıt tutulmuştur. Farklılığının sebebi ise: İl başkanı adına düzenlenmiş makbuza; il başkanı gelememiş, muhasip gelmiş, parayı teslim almış ve il başkanı yerine muhasip imza atmıştır.Ne alındığı değil nereden alındığı kayda girmiş. Maliye raporunun 24. sayfasında Erzincan’da Cevdet Başakın buğday , yine Erzincan’da Ömer Müezzinoğlu yem satın alınmış olarak görünüyor. Altında da “bir partinin yemle, buğdayla ne alakası var” deniliyor; “dolayısıyla, bunlar sahte olarak düzenlenmiş veya bunlar kabul edilemez” deniliyor. Cevdet Başakın’ın faturasında küp şeker alınmış. Küp şeker alındığı halde, rapora buğday yazıyor. Sebebi ise firmanın buğday pazarında olmasından kaynaklanıyor. hesaplar böyle yapılıyor ve tuzaklar böyle kuruluyor. Tabiki mahkemede susmadık, bağırdık, çağırdık, bunları hâkimin gözlerinin önüne koyduk. Kararda, mutlaka bu savunmalarımız dikkate alınacak diye düşündük; hiçbir şey değişmedi, kararda mahkeme bütün bu savunmaları yok farzetti. Mahkeme kararının 60. sayfasında “Ezginler Et, Tavuk, Canlı Hayvan Sanayii Limited Şirketi tarafından düzenlenen faturaların Vergi Usul Kanunu açısından yapılan araştırmasında böyle bir şirketin varlığına rastlanılmamıştır.” Yani, olmayan bir şirketten fatura alınmış. Maliyenin raporunda da bu şekilde kabul edilmiş . Fakat Ankara Ticaret Odasının kayıtlarında Ezginler Lmd Şti ‘nin kaydı mevcuttur. Söz konusu davanın tek nedeni Necmettin Erbakan’ın siyasi hayatını bitermektir.Bütün bunların başlangıcı da, 1997 yılında, Genelkurmayda hâkimlere, savcılara verilen brifingler. Brifinglerin verilmesindeki birinci gaye, bu Refah Partisini kapatacaksınız; kapatıldı. Kapatılması yetmez; bunların siyasî hayatını bitireceksiniz. Ortada“Kayıp Trilyon Davası mı var,Ayıp Trilyon Davası mı?Önce hukukçular,sonra bu konuda yazıp çizmeyi seven gazeteciler,sonra bütün kamuoyunun dikkatine sunulur.. 5.BANA OY VERMEYEN PATATES DİNİNDEN Sn Erbakan’a atfedilen patatesli cümle yanlış biliniyor.Biraz araştırma yaptığınızda bunu da göreceksiniz. Erbakan Hoca Söylediği cümlede tüm; -izm’leri saymış ve bunlarla birlikte patates dinini de saymıştır. Ayrıca bana oy vermeyen patates dinindendir gibi bir sözü olmamıştır. Tıpkı Mesut Yılmaz’ın Rize Çay TV’ye çıktığında “İmam-Hatipler bunların arka bahçesidir” sözünü evirip çevirip Erbakan Hocaya yamayarak Hoca; “İmam-Hatipler bunların arka bahçemizdir” dedi iftirasını attıkları gibi.. Aşağıda belgenetten savcılığın iddiasının alıntısı var.Okuyunca yazılanın Erbakan Hoca nın sözlerimi yoksa konusmadaki cümlelerin keslip biçilmesiyle artarda sıralanmıs algılayıs eksikliğinden kaynaklanan iddialarmı olduğunu cok rahat anlayabilirsiniz: 4-Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın 13.1.1991 günü Sivas'ın Sıcak Çermik ilçesinde RefahPartisinin Eğitim Seminerinde yaptığı..iddia edilen konuşmada(Ek 2); (…sen Refah Partisi’ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz. Çünkü başka türlü müslamanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok... Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin... Bu parti İslami cihad ordusudur. Kendi kendine CİHAD ediyorum diye faaliyette bulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın, her faaliyette karargaha bağlı olmak zorundayız. Karargaha danışılmadan yapılan faaliyetler tefrikadır. Çalışacaksan, burada çalışacaksın. Müslüman mısın? Bu orduda asker olmaya mecbursun...Cihada para vermeden müslüman olunmaz. Kişinin müslümanlığı, cihada verdiği para ile ölçülür. Bir müslüman, zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını beytülmale, cihad ordusunun karargahına, ilçe teşkilatının başkanlığına verecektir. Biz müslümanız. Biz Kur'anı hakim kılmak isteyene gideceğiz. Hepimiz Refahçı olmaya mecburuz, çünkü cihad ediyoruz... Şuurla Refaha çalışan cennete gidiyor. Neden? Çünkü Refah demek Kur'an nizamını hakim kılmak için çalışmakdemektir)
6."İMAMHATİPLER ARKA BAHÇE”İFTİRASI- İspatlamayan şeresizdir!Başbakan Erdoğan’ın ABD’den Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan’ı kastederek söylediği “Biz İmam Hatipler arka bahçemiz diyen zihniyetle yolumuzu ayırdık” sözüne hem Milli Görüş camiasından hem de İmam Hatip camiasından büyük tepki geldi. Erbakan’ın kesinlikle böyle bir sözü ve açıklaması olmaması hatta bunu yalanlamasına rağmen Mesut Yılmaz ve Cüneyt Ülsever’in ilkkez kullandıkları bu ifadenin Erdoğan tarafından da polemik konusu haline getirilmesi yeni tartışmaları gündeme getiriyor. Başbakan Erdoğan’ın‘arka bahçe’açıklaması İmamHatipler her gündeme geldiğinde siyasi malzeme olarak kullanılıyor.Ancak bu durum şuan Erdoğa’nın lideri olduğu AKP’de siyaset yapan önemli isimler tarafından geçmişte ağır ve sert ifadelerle eleştirildiği ortaya çıktı. Meclis'deki konuşma8 yıllık kesintisiz eğitim yasasının görüşüldüğü 14 Ağustos 1997 yılında TBMM Genel Kurulu’nda bu konuda sert tartışmalar yaşandı. ANAP’lı Nejat Arseven’in “ Herkesin, eğitimin, maalesef, hiçbirimizin arzu etmediği şekilde, siyasîler tarafından yönlendirilmesi hususunda bizim de söyleyecek bazı şeylerimiz olduğunu bilmesi gerekirdi. Eğer, bir siyasî partinin lideri çıkıp da, bugün üzerinde tartışılan imam hatip okullarının kendi arkabahçesi olduğundan bahsederse, buradan, bu kürsüden, Refah.” sözleri büyük tepkiye neden oldu. Terbiyesiz herif.. Yalan söyleme Öncelikle merhum Gaziantep Milletvekili Bedri İncetahtacı ve Mehmet Emin Aydınbaş, “Ne zaman söyledi ?” diye sordular. İncetahtacı daha da ileri giderek, “Ne zaman söyledi? Terbiyesiz herif... Yalan söyleme...” dedi. Ardından o zaman Refahlı şimdi AKP’li olan Erzincan Milletvekili Tevhit Karakaya, “Ne zaman söyledi? Terbiyesiz herif... Yalan söyleme.. ... Ne zaman, arka bahçesi dedi?.” dedi. Aydınbaş, “Bu sözünü geri alsın” dedi. O dönemde Refah Partisi’nin Grup Başkanvekili olan AKP’li Salih Kapusuz’un Meclis tutanaklarına yansıyan tepkisi ise aynen şöyle olmuştu:Müfteri ilan ediyoruz “Zaman zaman bazı sözcüler, kendi kafalarında oluşturdukları hayalî, birtakım varsayımlara dayanarak, birtakım iddialarda bulunuyorlar ve biz “bu iddiaları buyurun, ispat edin” dediğimiz halde, hep bunu, dedikodu olarak tekrardan ibaret bir tavır sergiliyorlar. Şayet, orta yere koyacakları bir beyan, açıklanmış olan herhangi bir açık ifade varsa, hodri meydan, buyursunlar, getirsinler; yoksa, biz, bunu böyle görmediğimizi, bunu söylemediğimizi müteaddit defalar ifade etmiş olmamıza rağmen, aynı şeyi tekrar etmiş olmaları, bir nevi iftiradır ve biz, bunu yapanları müfteri olarak ilan ediyoruz. (RP sıralarından alkışlar)” Ertesi gün yani 15 Ağustos 1997 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda konuşan RP Kayseri Milletvekili, şimdiki AKP’li Melikgazi Belediye Başkanı Memduh Büyükkılıç’ın sözleri ise daha ağır oldu. Büyükkılıç, şöyle dedi: 'Şerefsizdir...'“Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum: Zaman zaman kendisinin yetkili olduğunu sananlar, imam-hatip liselerini, imam-hatip okullarını... Ben de imam-hatip menşeli doktorum; bunu da şerefle söylüyorum; şeref duyarım. Bazı yetkililer zaman zaman diyorlar ki, imam-hatipler -güya- bir siyasî partinin arka bahçesidir. Şimdi, ben ilan ediyorum; bu iddiayı gündeme getirenleri ispata çağırıyorum; ispat etmiyorlarsa, şerefsizdir diyorum. (RP sıralarından alkışlar)”Kutan: Erbakan öyle söz söylemedi Kutan, Erdoğan’ın da bu iftirayı benimsemiş olmasından dolayı fevkalade üzüldüklerini belirterek “Erdoğan da aynı konuda itham ediliyordu. Böyle düşünüldüğünde o zaman geçmişte de en büyük suikastçi Erdoğan olur” dedi. 7.Erbakan’ın Kaddafi görüşmesi Hani bir söz vardır: Yalancı, aşağı mahallede bir yalan uydurur; yukarı mahallede de bu yalanın yayıldığını görünce, kendisi de, kendi yalanına inanmaya başlar. Bazı basın organlarının tavrı, bu örneğe benziyor. 6 sene önce, Libya gezisiyle ilgili olarak, Erbakan hakkında bir yalan uydurdular, şimdi kendileri de inanmaya başladılar. Değilse, her fırsatta ısıtıp ısıtıp servise sunmanın ne anlamı olabilir?
Bizim basının bazı kronik hastalıkları var. Meselâ, çok verimli ve başarılı geçen Erbakan’ın Libya gezisini her fırsatta diline dolar, olayı çarpıtarak kamuoyunu manipüle eder. Bu konuyu çok sık gündeme getirdikleri için Libya’da yaşananları tahlil etmeye çalışalım. Libya’da neler oldu?Muhterem Erbakan, 54. Hükümetin Başbakanı olarak, Ekim 1996’da Mısır, Libya ve Nijerya’yı kapsayan bir gezi programı düzenlemişti. Libya ziyaretinin amacı ise şuydu:Türkiyeli müteahhitlerin Libya’dan oldukça yüksek alacakları vardı.Bu para uzun süredir ödenmiyordu.Müteahhitlerin bu konuda istekleri vardı.Libya’daki Türk Müteahitler Birliği Başkanı Barlas Turan şöyle diyordu: “Refah-Yol hükümetinden çok umutluyum. Erbakan’ın Libya’daki itibarı sebebiyle, sorunlarımızı çözeceğine inanıyoruz.” (03.09.1996 tarihli gazeteler) Erbakan da bu paraların tahsili için Libya’yagitmişti.Erbakan Libya’da Kaddafi ile görüştü. Kaddafi’nin mizaç ve psikolojik yapısını bütün dünya biliyor. Görüşme sırasında Kaddafi, bazı patavatsızlıklar sergiledi. Erbakan Hoca Kaddafi’yi dinledi ve söyle diklerine cevap verdi,yanlışlarını düzeltti, susmadı, kendine güvenen üslupla Türkiye’ nin onurunu korudu.Müteahhitlerin haklarını gündeme getirdi,alacakları tahsil etti.O günlerde basında çıkan şu haber bunun ispatıydı:“Müteahhitler Libya’dan 15 milyar dolar kazan dı lar“Erbakan’ın Mısır,Libya ve Nijerya gezisi sayesinde Afrika ile köprü kuruldu.” (09.10.96) Olay manipüle ediliyorBütün bu güzel gelişmeler dururken, basın Kaddafi’nin tutumuna kafayı takmış, bu olayı bahane ederek hükümete ve Erbakan’a yüklenmeye başlamıştı. Bu başarıyı görmeyip ayrıntıya takılmaktan başka nasıl izah edilirdi? Amaç ise hükümeti yıpratmaktı. İş adamları da basının bu tutumundan rahatsız olmuştu. Sakıp Sabancı konu ile ilgili şu açıklamayı yapmıştı: “Hükümetin yıpratılmasını bekleyenler yanlış yapıyor.” (17.11.1996) Mehmet Barlas da daha gezi öncesi başlatılan kampanya karşısında olayı “işin anasını unutup danasına takılmak” olarak nitelendirerek şunları yazıyordu:“1974 sonrasında, Amerikan ambargosu yediğimiz zaman, Türk askerî uçaklarına yedek parçalar Libya’dan gelmedi mi?1980’lere girerken, Türkiye’nin ihracatçıları ve müteahhitleri, ilk provalarını Libya’da yapmadı mı?Hiç unutmayalım.” (Sabah,29.09.1996)Erbakan, Libya gezisinde tam bir devlet adamı olgunluğu göstermiş, Kaddafi’ye kabadayı üslubuyla cevap verme hafifliğine düşmemiş, fakat susmayan, kendine güvenen ve ikna eden yaklaşımıyla devlet onurunu korumuştu. Aslında bu gerçekleri basın da biliyor. Fakat, gerek husumet, gerekse seviyesiz siyasi rekabet sebebiyle hakikati gizliyorlar. Hatta bu çevrelerin kendi aralarında, Erbakan’ın başarılarına iç geçirdiğini de görürsünüz. Daha kısa bir süre önce Yalçın Pekşen, “Gardrop Dinciliği” başlıklı yazısı içinde Erbakan’a yapılan haksızlık konusunda şöyle yazmıştı: “Kaddafi’nin çadırında yaşananlar ise, -hakkını yemeyelim- onundeğil,Kaddafi’ninpatavatsızlıklarıydı.”(Akşam,.2002) Erbakan Türkiye’nin önünde gidiyorUluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Bener Karakartal, “Erbakan’ın başarıları ve devlet adamı olgunluğu”nu Afrika gezisi sonrası verdiği bir mülakatta şunları söylemişti:“Erbakan Türkiye’nin bir adım önünde yürüyor. Türkiye’nin Erbakan’dan öğreneceği çok şey var. Türk demokrasisi şu anda Erbakan’ın gerisinde yürüyor.Siz hiç Erbakan’ın “kavgaya kavga ile cevap” verdiğini gördünüz mü? Sinirlilik ve hırçınlıkla bütün vaktini diğer parti liderlerine sataşarak geçirdiğini gördünüz mü? Türkiye’de siyasetin içine sürüklendiği tüm “sinirlilik ve gerginlik” ortamına rağmen Erbakan kavganın dışında ve üstünde yer almaktadır, polemiklere girmemektedir. Ve hepsinden önemlisi tebessümü ve güleryüzlülüğü ile Erbakan Türk siyasetçilerine demokrasi dersi vermektedir. İşte demokrasinin ta kendisi budur. (Millî Gz,30.11.96)Bütün bu gelişmeler ortada iken, bazı basın kuruluşlarının Erbakan aleyhinde yerli yersiz kampanya yürütmesi,hiçde anlaşılabilir bir tutum değildir.Sanki bu anlayıştaki basın için başarılı olmak suç.Türkiyemizin güzel günlere ulaşması için vargücüyle çalışmak affedilmez birşey!(Şakir T,22.01.2003,MilliGz)
8.Erbakan’ın Başbakanlıkta şeyhlere iftaryemeği Kimler vardı? Diyanet İşleri Başkanı, bütün Diyanet kadrosu, İlahiyat Fakültesi Dekanı, İlahiyat profesörlerin tamamı ve Türkiye’nin önde gelen din alimleri.Şimdi Doğu ve Güney Doğu Anadolu’ya gidin orada din alimi diye halkın çok itibar ettiği kimseler bunlar mahali kıyafetlerle geziyorlar ve bunların yüzde doksanı da devletin memuru imam olarak. Şimdi bunlardan da diyelim dört tane, beş tane, altı tanesi bu yemeğe iştirak etmiş mahali kıyafetleriyle. “Vay tarikat şeyhleri geldi”RP davasının savunma metninde ise ; SAYIN BAŞSAVCI’NIN, BAŞBAKANLIK KONUTUNDA DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI VE İLAHİYAT FAKÜLTESİ MENSUPLARINA VERİLEN İFTAR YEMEĞİNİ LAİKLİĞE AYKIRI BİR DAVRANIŞ OLARAK NİTELENDİRMESİ HUKUKEN İSABETLİ DEĞİLDİR.Başsavcıİddianame nin10.sayfasında dercettiği sözleriyle Necmettin ERBAKAN’ın Başbakanlık konutunda Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına vermiş olduğu iftar yemeğini laikliğe aykırı bir davranış olarak gösterebilmek için,bu iftara Diyanet mensubu olarak katılanların bir kısmının“Devrim yasalarını ihlal eden ”ve güya “Laikliğe aykırı sözleri tanınan bazı tarikat liderleri”olduklarını ilerisürmüştür.Bir kısım medyanın maksatlı yayınlarının etkisi altında kalınarak ileri sürülen bu görüşlerin gerçekle de, hukukla da hiç bir ilgisi yoktur. Diğer iddialar gibi bu iddiada hukuken geçersizdir.Çünkü; (1) Söz konusu iftar yemeği Refah Partisi adına değil, Başbakanlık adına verilmiştir; bu sebepten dolayı Refah Partisi ile hiç bir ilgisi yoktur. (2) Böyle bir iftar davetinin yasal olup olmadığını denetleme TBMM’nin görevidir. (3) TBMM 04.02.1997 günü bu konuyla ilgili gensoru müzakeresiyle denetleme görevini yapmış ve bu konuyla ilgili iddiaların varit olmadığına karar vererek önergeyi reddetmiştir (4) Başbakanlık Konutu’nda verilen bu iftar yemeği,aynı Ramazanda, toplumun çeşitli kesimlerine , ..verilen iftar davetlerinden birisidir. (5) Bir Ramazan ayında toplum kesimlerinin geniş yelpazesini dikkate alarak yapılan bir seri iftar davetlerinden birisinin Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına tahsis edilmesinden daha doğal bir şey olamaz. (6) Bu iftar yemeklerinin tertip ve tanzimi Başbakanlık Halkla İlişkiler görevlileri tarafından yapılır. Diyanet İşleri, İlahiyat Fakültesi mensuplarından kimlerin davet edileceğini bu görevliler tanzim eder. (7) Türkiye’mizde 30 Teşrinisani 1341 tarih ve 677 sayılı “Tekke ve zaviyelerle, türbelerin seddine dair kanun” la birlikte, yani 1925′ten bu tarafa 72 senedir tekke-zaviye ve türbeler kapatılmış, şeyhlik, meşayihlik, tarikat ve tarikate mensubiyet yasaklanmıştır. Hukukun genel kurallarına göre; “Tevehhüme itibar yoktur”. (9) Yukarki 5. maddede belirtildiği gibi söz konusu iftar daveti, Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarının daveti münasebetiyle yapılmıştır. Bu davete başta Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri YILMAZ olmak üzere Diyanet İşleri mensuplarından bir grup, İlahiyat Fakültesi’nden Dekan başta olmak üzere İlahiyat Profesörleri katılmışlardır.Diyanet İşleri mensubu olması dolayısıyla davet edilen zevata bu sıfatların dışında başka sıfatların izafe edilmesinin olayla hiçbir ilgisi yoktur.Davetin maksat ve gayesinin ve hasıl ettiği sonucu belirtmek bakımından, İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof.Dr.M.Sait YAZICIOĞLU’nun davette yaptığı konuşmanın önemi büyüktür: “Böyle bir ilgiyi ve beraberliği, her Ramazan’da beklerdik, ancak şimdi nasib oldu; bu gibi beraberliklerin demokrasinin gelişmesine katkı sağlayacağını;zira hangi kesimden olursa olsun,halkla seçilmişler arası diyaloğa ihtiyaç bulunduğunu.. belirtmek isterim” (10) Ramazan münasebetiyle çeşitli kurum ve kuruluşlar benzer ikramlarda bulunur. (11) Bugün artık hür dünya, her türlü taassuptan arınmış, toplumsal huzuru sağlamaya seferber olmuştur. Bu sebeple ulusal ve hatta uluslararası barışın sağlanabilmesi için her fırsat değerlendirilir olmuştur. Ulusların milli bayramları, özellikle de barış ve hoşgörü günü olan dini gün ve bayramlar barış için fırsat bilinmektedir. Nitekim Türkiye Gazetesi’nin Ek’te sunduğumuz resimli haberinde şu sözlere yer verilmiştir.“ABD’li milletvekili ve senatörler, İslâm toplumu temsilcileri ile birlikte iftar yaptı. Kongre binasındaki davete askerler de katıldı. ” (Ek:,Türkiye Gazetesi 8.2.1997). Yukarıki izahattan açıkça görüldüğü gibi:Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık adına halkla ilişkilerin geliştirilmesi maksadıyla verilmiş olan ve TBMM kararıyla laikliğe aykırı hiçbir yönünün bulunmadığı tebeyyün eden bir yemek davetinin gerçekle alakası olmayan yorumlarının, hukuki değer ifade etmeyeceği açıktır deniyor… 9. RP'NİN BOSNA YARDIMLARI ..Sözkonusu medya, Sedat Sertoğlu'nun kendisine misyon edindiği İzzetbegoviç aleyhtarı politikayı da sık sık uygulamaya koydu.Sırp vahşetinin en büyük mimarı olan Miloseviç ile uzun bir röportaj yapmış ve hem o gazete hem de onunla ortak olan özel televizyon, Miloseviç'in röportajda İzzetbegoviç hakkında yaptığı asılsız suçlamaları, hiçbir aleyhte yorum katmadan kamuoyuna uzun uzun duyurmuştu. Bu arada Bosna'daki "münafık", yani Fikret Abdiç de aynı çevrelerden destek buldu. 1993 yazında, yani Fikret Abdiç'in henüz İzzetbegoviç yönetimine karşı silahlı ayaklanma başlatmadığı sıralarda sözkonusu medyaya bir göz atıldığında, İzzetbegoviç'in "katı ve Sırplarla uzlaşmaz" (yani tavizsiz) tutumuna karşı, Abdiç'in "ılımlı ve uzlaşmaya yatkın" tavrının savunulduğu açıkça görülebiliyordu. Abdiç gerçekten de "uzlaşmacı" tavrını sürdürdü ve bir süre sonra Sırplarla uzlaşarak Bosna yönetimine karşı ayaklandı!... Sözkonusu "büyük" medyada bu dönemde bile Abdiç aleyhinde yorumlara rastlamak mümkün olmadı. Ne de olsa Abdiç, "İslamcı" İzzetbegoviç yönetimine karşı ayaklanmıştı... Aynı medya kesimleri, 1994 ortalarından sonra yeni bir malzeme daha ele geçirdiler; Refah Partisi'nin Bosna için topladığı yardım paralarının yerine ulaştırılmadığı iftirası. RP'lilerin bu konuda gösterdikleri belge ve şahitlere rağmen, medyanın malum kesimi bıkıp usanmadan aynı iftirayı kullanmaya devam etti. Bu konuda izledikleri yöntem de son derece ilginçti: Bosna-Hersekli bazı yetkililerle temas kuruyor ve onlardan "Refah kanalıyla bize ulaştırılan bir yardımın varlığından haberdar değilim" cevabını alıyorlardı. Sonra da bunu "RP yardımları yollamamış", "Bosna paralarını iç etmişler" gibi büyük manşetlerle kamuoyuna duyuruyorlardı. Oysa herkes biliyordu ki, Bosna-Hersek'te çok fazla cephe ve bu cephelerde çarpışan farklı birlikler vardı. RP'nin yolladığı paralar da bunların bir kısmına ulaşmış durumdaydı. Bu nedenle de bunların bazıları kendilerine sorulduğunda "bize böyle bir yardım gelmedi" diyorlardı. Ama bir kısmı RP'nin kendilerine yardım gönderdiğini doğruladılar ve bunu da Refah Partisi'nin düzenlediği bir basın toplantısında duyurdular. Daha sonra Aliya İzzetbegoviç'in bir temsilcisi de Refah yardımlarının yerine ulaştığını doğruladı. Refah'ın Bosna yardımlarının yerine ulaştığı, Cengiz Çandar tarafından da vurgulanmıştı. Çandar, gazetesinin de dahil olduğu "boyalı" basındaki RP yardımlarıyla ilgili saptırıcı propagandasının aksine,1995 Şubatında Bosna ile ilgili olarak yaptığı yazı dizisinde, Bosnalı yetkililerle yaptığı görüşmeleri aktarmış ve konu hakkında oldukça önemli bilgiler vermişti. Şöyle diyordu Çandar: Türkiye'den gelen her kişi ve her yardım, 'memnuniyet' konusu ve kim ne derse desin, bu konuda kimse Refah Partisi'nin eline kolay kolay su dökemez. (Eğitim, Kültür ve Bilim Bakanı) Enes Kariç'in yanından çıkarken, Konya'nın Refahlı Belediye Başkanı Halil Ürün ve beraberindekiler içeri giriyorlar. Zaten Konya'yı burada bilmeyen yok. Konya, Türkiye'nin toplamı kadar Bosna-Hersek'e nakdi ve ayni yardım yapmış... Refahlılar, gittikleri her yerde... 'Hızır Aleyhisselam' gibiydiler. 10 bin mark, 20 bin mark her an, herhangi bir yerde ve çok kez de önceden tasarlanmadan Bosnalıların eline tutuşturuluveriyordu. Örneğin karargahı 50 kilometre daha kuzeyde Jablanica'da olan 4. Kolordu'nun komutanıyla Mostar'da tümüyle tesadüfen karşılandı. Birlikte Jablanica'ya gidildi. Ve General'e cömert bir para yardımının makbuz karşılığında yapılması, orada derhal kararlaştırıldı ve uygulamaya sokuldu. Aynı durum, Hrasnica adlı Saraybosna banliyösünde, İgman dağını, bir başka deyimle yağmuru, tipiyi, buzları aşarak ulaştığımız vakit sözkonusu oldu. Bu kez, bir askeri yetkiliye değil, Hrasnica Belediye Başkanı'na nakdi yardım Alman Markı üzerinden yapıldı. Bu arada, Refah bağlantılı olarak Türkiye'de tanık sandalyesinde oturan Almanya merkezli 'IHH' adlı kuruluşun Bosna'da ne kadar bilindiğini ve IHH'lıların nasıl büyük bir feragat duygusuyla Bosna'ya yardım taşıdıklarını gözlerimle gördüm. Hatta Büyükelçimiz Şükrü Tufan dahi kendisine UNPROFOR'un çıkarttığı güçlüklerden söz ederken, IHH sayesinde güçlükleri aşabildiğini nakletti. Türkiye'de Bosna yardımları nedeniyle neredeyse sanık sandalyesine oturtulan bir kuruluş, Bosna'da neredeyse şeref kürsüsünde. Onların tanımadıkları Bosna yetkilisi asker veya sivil ve onları tanımayan Bosna yetkilisi yok. Esasen Bosna topraklarına o kadar girip çıkmışlar ki, yardımın nereye nasıl gidebileceğini çok iyi biliyorlar. Bosna yardımlarına ilk başlamış olan ve Refahlı olmayan bir kuruluş Dayanışma Vakfı; ama onlar da Refah'ın bu konudaki çabalarını teslim ediyorlar. Devletten tek bir beklentileri var: 'Yardımlar konusunda destekten vazgeçtik; gölge etmesinler başka ihsan istemeyiz'.106 Kısacası RP'nin bu konudaki dürüstlüğü ortadaydı. Ancak sözkonusu medyanın amacı gerçekleri ortaya çıkarmak değil, siyasi hedefler doğrultusunda yanıltıcı propaganda yapmaktı. Bu nedenle, ısrarla bu iftirayı sürdürdüler. Hem de RP Genel Başkanı Erbakan'ın dediği gibi "şerefsizce, haysiyetsizce ve utanmazca" http://www.harunyahya.org/kitap/YMD/YMD12b.html 10.Erbakan pkklı aşiretler destek verdi .Abd'ye teslimiyet suçlamaları-Çekiç Güç Seytan Üçgeni,Israil ABD ve Terör Çekiç Güç ülkeye adim attigi andan itibaren sürekli elestirildi. Yillar boyunca tüm muhalefet partileri bu gücün varligina karsi çiktilar. Basinda, televizyonlarda sürekli Çekiç Güç aleyhtari yazi yazildi. Çekiç Güç'ün terör örgütüne lojistik destek verdigi duyuruldu. Ama ilginçtir, Amerikalilar tüm bu suçlamalara karsin seslerini çikarmadilar. Çekiç Güç aleyhtarlarina karsi tek kelime etmediler. Biri hariç... Çekiç Güç hakkinda yapilan tüm yorumlarin yaninda, tek bir yorum vardi ki, Amerikalilari çileden çikartmisti. Yorumun sahibi, RP Genel Baskani Necmettin Erbakan'di. Erbakan'in yorumunu bu denli önemli kilan ve Amerikalilarin tepkisini çeken sey ise RP Genel Baskani'nin Çekiç Güç içinde yahudi askerler oldugunu söylemesi ve Çekiç Güç-Israil baglantisini kurmasiydi. Sözkonusu tepki, Turan Yavuz'un ABD'nin Kürt Karti adli kitabinin hemen basinda söyle anlatiliyordu: Ögleden sonra Washington'daki Türkiye Büyükelçiligi'nin numarasini çeviren Amerikali yetkili oldukça sinirliydi. Ankara'daki Büyükelçiliklerinden gelen bir kripto, sinirlerini germis ve adeta çatacak bir yer ariyormus gibi Türkiye Büyükelçiligi'ne ulasmaya çalisiyordu. Ankara'dan gönderilen bilgi, Refah Partisi Genel baskani Necmettin Erbakan 'in o günkü gazetelerde yer alan bir demeci ile ilgiliydi. Erbakan, Türkiye'nin güney.d.da konuslandirilan Çekiç Güç'e bagli ABD askerlerinin çogunun Musevi asilli oldugunu öne sürüyor ve bunu da Washington'in bölgedeki gizli emellerine bagliyordu. ABD Disisleri Bakanligi yetkilisi, ahizenin öbür ucundaki Türk diplomatina beklenmedik su öneriyi getiriyordu: 'Çekiç Güç'e dahil bir çok Amerikali asker var. Sayin Erbakan'a söyleyin, Çekiç Güç'e bagli bütün askerlerimizi incelesin. Içlerinde Musevi asilli tek bir asker bulursa, biz o askeri bir helikoptere bindirecegiz ve 10 bin metreden asagiya atacagiz...' Türk diplomat neye ugradigini sasirmisti. Daha dogrusu ne söyleyecegini bilemiyordu. Karsisindaki Amerikali yetkili, ayni ses tonuyla devam ederek Erbakan'a iletilmesini istedikleri öneriyi açikliyordu: 'Ancak Çekiç Güç'e bagli Amerikali askerler arasinda Musevi asilli bulamazsa, o zaman kendilerini bir helikoptere koyacagiz ve 10 bin metre asagiya atacagiz.22 Evet, Amerikalilar Çekiç Güç'ün Israil'le iliskilendirilmesine çok kizmislardi ve Erbakan'a karsi da böylesine küstah bir üslup kullanmaktan çekinmemislerdi. Anlasilan son derece "sakincali" bir yorumdu bu ve gözden kaçirilmak istenen bazi gerçekleri dile getiriyordu. Nitekim Erbakan'in söyledikleri de dogruydu. Turan Yavuz kitabin ayni sayfasinda, aslinda Çekiç Güç'e bagli ABD askerleri arasinda yahudi olanlarin var oldugunu, hatta Incirlik Üssü'nde Çekiç Güç komutasinda bulunan ABD askerleri arasinda adi "Israel" olan subaylarin bile bulundugunu belirtiyor. Çekiç Güç'ün sözkonusu Israil baglantisinin yaninda, bir de terör örgütüyle olan baglantisi vardi ki, son yillar içinde çokça konusuldu. Ancak bu konuda ortaya çikan bazi açik deliller, nedense bir çirpida unutturuldu. Çekiç Güce bagli helikopterler, ayrilikçi terör örgütüne yardim paketi atarken görüntülendi. Ama gazetelerde "Sok" gibi basliklarla haber olan bu konu bir çirpida unutuluverdi. Amerika lilarin"teröre karsi Türkiye'nin yaninda" olduklari seklindeki açiklamalari, nedense "ikna edici" bulundu. Erbakan Hoca çekiç gücü değil pkk lı aşiretlere destek. Evet, başından beri Refah, Çekiç Güce karşıydı ve bunda haklıydı. Çünkü, Çekiç Güç, Kuzey Irak bir Kürdistan kurdurmak ve ileride Türkiye'nin sınır bölgesini de içine katmak için gelmişti... Çünkü Çekiç Güç, PKK'ya destek sağlamak için gelmişti. Çünkü Çekiç Güç, Türkiye'yi İran ve Suriye gibi komşularıyla kapıştırmak ve bölgeyi karıştırmak için gelmişti!Erbakan'ın bunlar ın hiçbirisine asla müsaade etmeyeceğini bildikleri içindir ki, Refah'ın 1. parti olark çıktığı seçimlerin hemen arkasından,Çekiç Gücün önemli ağırlıklarını zaten Ürdün'e taşıma yı düşünmüşlerdi. Diğer önemli bir karargâhı ise bilindiği gibi Kuzey Irak'taki Zaho' daydı. Türkiye'de bulunan ve aslında stratejik bir önemi de kalmayan "Çekiç Güç" ise, Erbakan hükümeti ve ülkemiz aleyhine bir şantaj unsuru olarak kullanılmak isteniyordu ve özellikle o tarihte 5 ay sonra seçime katılacak olan Clinton tarafından bir prestij konusuydu..."Çekiç Güce hayır" denilmesi halinde Amerika, İngiltere ve Fransa’ya, parasını peşin verdiğimiz firkateynlerin, füzelerin ve bazı önemli teknolojik gereçlerin gönderilmemesi ve ekonomik ambargoya bahane edilmesi, yüksek bir ihtimal olarak görülüyordu.Ayrıca Clinton, Ortadoğu politikasından yara almamış olarak seçime gitmek istiyordu.İşte bu gelişmeleri çok iyi takip eden ve değerlendiren Erbakan Hoca bu maksatla ÇekiçGüç meselesini pazarlık konusu yapmayı düşündü ve başardı.Hür ve haysiyetli bir politika pazarlık sonucu, Türkiye'ye askerî, ekonomik ve siyasî yönden büyük yararlar ve avantajlar sağlayan tam 12 maddelik şartları Amerika kabullenmek zorunda kaldı. 1- Kuzey Irak'taki Zaho ve Artuş kampları kapatılacaktı. Bu kamplar, sözde BM denetiminde gösterilmesine rağmen fiilen PKK'nın emrinde birer anarşi merkezleriydi. 2- Çekiç Güç, hiç bir suret ve şekilde PKK'ya destek sağlamayacaktı. Zira daha önce, mesela ordumuzun Kuzey Irak'taki PKK kamplarına yapacağı hareketleri, Çekiç Güç önceden onlara bildiriyor ve kaçmalarını sağlıyordu... Ayrıca bu tür lojistik ve stratejik destekler dışında fiilen yiyecek, giyecek malzemeleri ve mühimmat sağladığı biliniyordu. 3- Çekiç Güce bağlı jetler, günde 50-60 sefer alçak ve uzun mesafeli uçuşlar yaparak, hem bölgede huzursuzluk kaynağı oluyor ve hem de özellikle İran’la aramızın açılmasına neden oluyordu. Bundan böyle, sabah ve akşam birer sefer dışında, bütün uçuşlar kaldırılacaktı. 4- Çekiç Güce ve sivil yardım örgütlerine ait araçlar, çantalar ve sandıklar Türkiye tarafın dan açılacak ve kontrole tabi tutulacaktı. Halbuki bugüne kadar buna müsaade edilmiyor du ve ilaç ve gıda yardımı adı altında PKK’ya silah ve mühimmat taşındığı söyleniyordu. 5- Kuzey Irak'ta, Çekiç Güç dışında "Sivil ve gönüllü yardım kuruluşları" adı altında, Türkiye aleyhinde faaliyet yapan bütün kişi ve grupların yıkıcı ve bölücü davranışlarından Çekiç Güç sorumlu tutulacak ve bunlardan Türkiye'nin istemedikleri bölgedençıkarılacaktı. 6- Irak'ın toprak bütünlüğü kesinlikle korunacak ve bir "Kürdistan" oluşumuna asla göz yumulmayacak. Irak'taki sadece Kürt'lere değil, Türkmenlere de sahip çıkılacaktı. 7- Irak'a uygulanan ambargo kaldırılacak. Ürdün-Irak örneği sınır ticareti başlatılacaktı. 8- Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı derhal açılacak ve Türkiye'ye en az 200 bin varil petrol verilecek.Bu iki kalemden Türkiye en az 1,5 milyar dolarlık bir kazanç sağlayacaktı. 9- Türkiye, savaş ve ambargodan dolayı uğradığı zararlara karşılık tazminat alacaktı. 10- Zaho'daki BM kampına,ABD,İngiltere, Fransa yetkilileri sayısınca Türk subay ve uzman ları gönderip Çekiç Güç faaliyetleri kontrol altına alınacak ve Türkiye’ye rapor sunulacaktı. 11- Türkiye'ye daha önce satılan, ama kasıtlı olarak teslimi yapılmayan firkateyn, füze ve diğer teknolojik malzemeler, derhal gönderilmeye başlanacaktı. Ayrıca taahhüt edilen askeri yardımlar da aksatılmayacaktı.12- Bu şartlara riayet edilmediği takdirde, Türkiye Bakanlar Kurulu kararıyla, Çekiç Gücün faaliyetlerini istediği anda durduracaktı. İşte ülkemiz için çok önemli ve öncelikli tavizler sayılan bu maddelerin hepsi ABD tarafından resmen kabul edilmiş, Türkiye'ye bu konularda güvence verildiği Beyaz Saray tarafından da bizzat deklare edilmiştir.Bu deklarasyonda "Amerika'nın Irak'ın toprak bütünlüğüne sahip çıkacağı, PKK ile mücadelesinde Türkiye'nin yanında olacağı, Türkiye'nin ambargo yüzünden uğradığı zararlarının karşılanacağı" açıkça belirtilmiştir.Dış basında "Erbakan'ın siyasi ve diplomasi zaferi" olarak değerlendirilen bu gelişmeler, daha o günden hayırlı meyvelerini vermeye başlamıştır.Çekiç Güce ait savaş uçaklarının alçak ve uzun uçuşlarının sınırlandırılmasına ve bölgenin parçalanma endişesinin ortadan kaldırılmasına özellikle sevinen İran, Türkiye ile ön görüşmeleri yapılan doğal gaz anlaşmasını hızlandırmış ve Türkiye'yi hem Rusya'ya bağımlı kılmaktan, hem de milyarlarca dolar fazla para akıtmaktan kurtararak bu tarihi ve talihli anlaşma gerçekleşmiştir.Irak'ta ticaretin yeniden başlatılması yolundaki isteklerimizin kabul ettirilmesi daha o günden, başta hububat ve sebze meyve ihracatçılarını sevindirmiş ve harekete geçirmiş olup, Mersin Limanı ve Güneydoğu karayollarında farkedilir bir canlanma başlamıştır.Velhasıl "Genel, sürekli ve önemli büyük menfaatlere kavuşmak için, özel, geçici ve küçük tavizleri göze almak" hem mecellede yer alan bir islamî hukuk kuralıdır, hemde çaplı siya silerin başarabileceği bir olaydır.Erbakan Hoca, bu davranışıyla, aslında daha önceki söz lerinden dönmemiş, tam aksine o sözlerini bizzat yerine getirmiştir.Çünkü Hoca"Çekiç Güç mutlaka gidecek!"derken,Çekiç Gücün zararlarından ülkenin kurtarılacağını ifade etmek istiyordu. Ve işte bu 12 maddelik şartı kabul ettirmekle, o gün söylediklerini hem fiilen gerçekleştirmiş oldu... Ve hatta Çekiç Gücü pek çok yararlı neticelere mecbur hale soktu!.Üstelik olayları ve oluşumları, sonuçları itibariyle değerlendirmek, bunun için de bir müddet sabretmek ve seyretmek gerekir. Zira "akıl, bir işin sonunu düşünmektir". Ve işte bundan 4 ay sonra Çekiç Güç bölgemizden bütünüyle çekip gitmiştir http://www.harunyahya.org/KITAP/mill...strateji5.html 11.Erbakan Doğu ziyaretleri İslambirliği söylemleri Bu noktada, baştan beridir açıklamaya çalıştığımız akıl ve psikoloji faktörlerine dayanarak, "tavizsiz dış politika" kavramı üzerinde durabiliriz. ...Ancak Refah Partisi'nin iktidara gelmesinden bir kaç hafta sonra yapılan Çekiç Güç oylaması öncesinde, ABD, Ankara'nın yıllardır kulak tıkadığı bu haklı taleplerine bu kez tepki göstermedi ve Irak'la ticareti mümkün kılan BM karanın uygulamaya konmasını kabul etti. (Ancak Saddam'ın Talabani'ye karşı Barzani'ye destek olmak amacıyla Kuzey Irak'a girmesi ve ABD'nin de Irak'ı yeniden vurması yüzünden bu uygulama ertelenmiş bulunuyor.) Dahası, Çekiç Güç'ün süresinin uzaması için, Türk tarafınca daha önceleri istenen fakat geri çevirdiği bazı "Çekiç Güç düzenlemeleri"ne onay verdi ve Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'ne öncülük etmeyeceğini deklare ederek taahhüt altına girdi. Ne değişmişti? Türkiye "teknik" olarak aynı Türkiye'ydi. Ama yeni hükümet, kendisini ABD'ye "göbek bağı" ile bağlanmış bir hükümet olarak görmüyordu ve ABD bu tür bir taviz vermeseydi, ilişkiyi "inceldiği yerden koparma" alternatifini düşünebilirdi. ABD, eskiden psikolojik yönden bağımlı bir Türkiye ile karşılaşıyordu. Ankara'dan bir talep geldiği ve kendisi bunu reddettiğinde, ikinci bir ses çıkmayacağına emindi. Türkiye'nin ABD'nin yaptırımlarını "eli mahkum" kabul edeceğini, Ankara'nın hemen her zaman "çantada keklik" olduğunu düşünüyordu. Ancak RP iktidarının yarattığı psikolojik farklılık, Washington'da "Ankara'nın kafasını kızdırmama" düşüncesinin etkili olmasıyla sonuçlandı. Nitekim kısa bir süre sonra Başbakan Necmettin Erbakan'ın; İran, Pakistan, Malezya, Endonezya ve Singapur'u kapsayan Müslüman ağırlıklı "Doğu seferi", Türkiye'nin önüne Asya-Pasifik ekseni üzerinden yeni bir dış politika yönü ve vizyonu açmakla, ABD'ye Türkiye'nin seçeneklerinin çok yönlü olduğunu açıkça gösterdi. http://www.harunyahya.org/KITAP/mill...strateji2.html 12.”Başörtülülere bütün rektörler selam duracak” Muhterem Erbakan Hoca, “Başörtülülere bütün rektörler selam duracak” dememiş, sadece “Başörtülü öğrencilere kanunlara aykırı olarak haksızlık eden, onların eğitim haklarını kanunlara aykırı olarak kısıtlayan rektörler, (yaptıkları yanlışın bir anlamda telafisi amacıyla), mağdur duruma düşürdükleri öğrencilere selam duracak” demişti; Kartel medyası cibiliyetinin gereğini yapmış, cümlenin başını sonunu kesip, Erbakan’ın sözlerini çarpıtarak, sanki başörtülülere bir ayrıcalık tanınıp, durup dururken rektörler, örtülülere selam duracakmış gibi seviyesiz bir isnatta bulunmuşlar, mütedeyyin kesimden birçok kişi de bu propagandaya kapılıp, Erbakan’a eleştiriler yöneltmişlerdi. 13.Tatlımı olacak,kanlımı olacak Halk karar verecek Hz. Ali’nin buyurduğu gibi "Susulacak yerde konuşmak ahmaklık, konuşulacak yerde susmak ise korkaklıktır"neyi,nerede ve nasıl konuşacağını çok iyi bilen yiğitler vardır... "Attığı taş kurbağayı ürkütmeyen" cinsten, her gün yüzlerce kuru sıkı laf yapan, ama ucuz kahramanlık rolleri bilindiği için, güç merkezlerince hesaba bile katılmayan boşboğazlara karşılık, bir Meclis Grup toplantısında söylediği sözler batılların beyninde bomba misali patlayan, Erbakan gibi dava erleri vardır! "Refah her halde iktidara gelecektir!Adil Düzene mutlaka geçile-cektir!Bu kesin şarttır!.. Ancak bu geçiş yumuşak mı olacak, sert mi olacak!Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak?.. İşte buna 60 milyon karar verecektir.!"Evet bu sözler hem bir izzettir Hem cesarettir! Erbakan Hocanın, şeytanları şaşırtan ama müminleri ferahlandıran bu sözleri: Refah Partisinin, milletimizin hür iradesi ve özgür tercihi ile kazandığı seçim zaferlerini hazmedemeyip, askeri darbe çığırtkanlığı ya
|